Yalnızlık, yalnız kalmanın sancısı iken; tek başınalık yalnız olmayı seçmenin zaferidir. Yalnızlık fiziksel ve duygusal olarak acı verir, onu en çok istediğimiz anda bizden uzak kalan bir yakınlığın yokluğunu belirtir. Tek başınalık ise bilinçli ve iradi bir biçimde yalnızlığı yeğlemektir.
İlginç bir durum yaşıyoruz günümüzde, dijital ortama bağlanmadığımızda huzursuz oluyoruz. Bağlantısızlık endişesi. İnsanlar zamanın içinde, zamanla tek başlarına ne yapacaklarını bilemeyebiliyor. Yoğunlaşamıyor, sıkılıyor, hemen akıllı telefonları açıyor, mesaj yazıyor veya oyun oynuyorlar. Bir şeyin parçası olmak istiyorlar. Birinin kapsama alanında olmak istiyoruz. Oysa sıkıntıdan kaçarak değil ancak ona katlanabilmekle içe döner ve ruhsal manada gelişiriz.
Kapitalist pazar ekonomisi savunucularının temel düsturlarından birisi de özgürlük. Her türlü sadakatsizliğin özgürlük adına kutsandığı bir çağda insan tutunacak bir dal, kök salacağı bir zemin bulamıyor. Özgürlüğün cazibesi duygusal düzeyde bizi aile, toplum veya din gibi yetkelerin getirdiği kısıtlamalardan azat etmesi. İnsanın sadece kendi tatmini peşinde koşmasını öğütleyen bu yaklaşım, kamusal sorumluluk ve iyilik hissinden bizi kurtarmış oluyor. Eğlence, sorumluluğa galip geliyor, eğlence temelli ahlak neredeyse mecburi hale geliyor: Eğlen ya da öl! Eğlenmiyorsan ölüsün demektir. Eğlenemeyen insanın utanç duyması gerekiyor.
Büyükler çocuklaşıyor, çocuklar büyüyemiyor. Kitle kültürünün içinde renksiz, kokusuz, kimliksiz ve kişiliksiz kaldığımız için, içimizdeki boşluk büyüyor.