Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Gözlerimiz ölü çocuk bedenleri görmeye alıştı. Dünyanın her köşesinden, özellikle Ortadoğu'dan gelen vahşet görüntülerini artık yadırgamıyor vicdanımız. Acı, ruhumuza şöyle bir dokunup kaçıyor, körebe oynar gibi, ne ki bu sefer onun olduğu tarafa dönmeyi hiç istemiyoruz. Kötülük hiç yokmuş gibi yapıyoruz; yanı başımızda insanlar açlıktan ölmüyor gibi, çocuk bedenleri sahile vurmuyor gibi, bir ruhumuz var gibi yapıyoruz. Ölüme ve acıya sırtımızı döndüğümüz andan itibaren yaşayan ölüleriz oysa; uyuşmuş ruhlarız, ötekinin acısı iştahımızı ve hevesimizi kaçırmadığı ve bizi uykularımızdan uyandırmadığı için, canlı taklidi yapan hayaletleriz. Gerçekten yaşayanlar ise acı çekenler. Acıyı hissedebilenler. Çürüyen bir şeylerin kokusunu duyabilen nazenin yürekler.
Ruha canlılık hissini veren anlamın ta kendisidir ve anlamın kaybı dünyanın kaybedilişi ve yoksullaşmasıdır. Anlam kaybını hisseden bir varlık sıkılabilir ancak.
Aslında uyaran fazlalığı da tıpkı uyaran azlığı gibi hayatı yeknesaklaştırıyor. Her şeyin hızla başlayıp hızla bittiği, yüzlerin/sözlerin/imgelerin uçucu olduğu ve onulmaz bir hızla yenilendiği dünyada, her şey kendini yineler. İlgi giderek artan bir ivmeyle dağılır ve zayıflar. Şimdicilik ideolojisinin mahkûmları olarak âna hapsoluruz. Hemen şimdi gerçekleşmeyen hiçbir şey anlam taşımaz. Malumat fazlası, yarattığı doygunluk bizi can sıkıntısına mıhlar. Aynı olanın totalitarizmidir bu.
Sıkıntı dikkatimizi verecek ehemmiyette bir şey bulamadığımızda sökün eder. Ruhun kımıltısız, hoşnutsuz, huzursuz girdabı. Uyaran bolluğu içindeyiz, her yandan üzerimize ses ve imge yağıyor ama yine de canımız sıkılıyor. Neden dersiniz?