Walter Tevis’in Dünyaya Düşen Adamı, bilimkurgu okurlarının kolayca içine çekileceği ama bitirdikten sonra da uzun uzun düşüneceği türden bir roman. Akıcı anlatımı, sade dili ve güçlü atmosferiyle kendini kolay okutuyor ki bu, özellikle karakterin yalnızlık ve yabancılaşma sürecini işleyen bir hikâye için büyük bir artı.
Romanın merkezinde, başka bir gezegenden Dünya’ya gelen Thomas Jerome Newton var. Gezegenindeki kaynaklar tükenmiş ve hem kendi halkını kurtarmak hem de bu yeni gezegende bir tür çözüm aramak için yola çıkmış. Ama Dünya’da bulduğu şey, sadece teknolojiyle ya da zekâyla çözülemeyen çok daha karmaşık bir yapboz: insan doğası. Tevis, Newton’un Dünya’daki yükselişini ve yavaş yavaş çözülüşünü anlatırken, bizlere aslında çok tanıdık bir portre çiziyor: uyum sağlamak için kendinden vazgeçen biri.
Bilimkurgu unsurları hikâyeye hizmet eden dozda ve yerli yerinde. Newton’un teknolojik bilgiyle kurduğu şirket, yükselişi, hükümetle olan ilişkileri ve özellikle yalnızlıkla baş etme biçimi romanın temposunu canlı tutuyor. Fakat bu bir aksiyon romanı değil; daha çok varoluşçu bir bilimkurgu. Newton’un içsel çöküşü, Dünya’ya ne kadar ileri bilgiyle gelirse gelsin, insan sistemleri karşısında nasıl kırılgan kaldığını çok etkileyici şekilde ortaya koyuyor.
Romanı beğenip ardından filmini de izleyen biri olarak şunu söyleyebilirim: Nicolas Roeg’in 1976 yapımı The Man Who Fell to Earth uyarlaması romanla oldukça farklı yollara sapıyor. David Bowie’nin oyunculuğu elbette çok etkileyici, Newton karakterini taşıyabilecek yegâne yüzlerden biri adeta. Ama film, romandaki netliği ve akıcılığı biraz kurban etmiş. Anlatım daha parçalı, daha sembolik ve bazı yerlerde kafa karıştırıcı.
Film, görselliğe ve atmosfer yaratımına ağırlık verirken, romanın psikolojik çözümlemelerini