Serkan Aktaş

Serkan Aktaş
@dmgctrl
Okurgezer
Puan vermedi·288 syf.··
2026 6. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 26 Ocak 2026 11:49
Semenderlerle Savaş, İthaki Bilimkurgu Klasikleri etiketiyle yayımlanmış bir kitap. Bu nedenle daha kitabın kapağını açmadan okurda bilimkurgunun önemli bir eserini okuma hevesi ve beklentisi oluşturuyor. Ne var ki kitabı bitirdiğimde aklımda kalan ilk soru şuydu: “Gerçekten bir bilimkurgu klasiği mi okudum, yoksa bu etiket biraz fazla mı iddialıydı?” Kısaca kitaptan söz edelim. Roman, zeki bir semender türünün keşfedilmesiyle başlıyor. Başta masum görünen bu keşif, kısa sürede küresel bir sömürü düzenine dönüşüyor. Semenderler ucuz iş gücü olarak kullanılıyor, devletler ve şirketler bu yeni işgücü kaynağını paylaşma yarışına giriyor. Çapek, bu süreç üzerinden kapitalizmi, emperyalizmi, ırkçılığı ve insanın bitmek bilmeyen açgözlülüğünü sert bir hicivle eleştiriyor. Hikâye ilerledikçe gazete kupürleri, raporlar ve farklı anlatım biçimleri devreye giriyor; roman giderek bir anlatıdan çok fikirler toplamına dönüşüyor. Kitap, fikir olarak kuşkusuz zeki ve dönemine göre de cesur. Ancak okur olarak beni pek yakalayamadı. Özellikle sonlara doğru konunun dağılması, metnin giderek didaktik bir anlatı şekline dönüşmesi ve karakterlerle bağ kurmanın neredeyse imkânsız hâle gelmesi, okuma hızımı ve ilgi düzeyimi ciddi biçimde düşürdü. Bir noktadan sonra hikâyeyi merak ettiğim için değil, bitirmek için okudum. Sayfalar ilerledikçe sıkıldığımı inkar edemem. Bu noktada İthaki Yayınları’na küçük bir parantez açmak gerekiyor. “Bilimkurgu Klasikleri” etiketi, ne yazık ki giderek bir pazarlama aracına dönüşmüş gibi duruyor. Semenderlerle Savaş tarihsel ve edebi açıdan önemli olabilir; ama bugün, her okura rahatlıkla “bilimkurgu klasiği” diye önerilecek bir kitap mı? Bence hayır. Bu tür etiketler, okurun beklentisini yükseltiyor ve karşılığını alamadığında hayal kırıklığı kaçınılmaz
Semenderlerle SavaşKarel Čapek · İthaki Yayınları · 2021437 okunma
Reklam
Puan vermedi·304 syf.··
2026 4. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 16 Ocak 2026 11:34
Leigh Brackett ismini ilk kez elime aldığımda beklentim yüksekti. Sonuçta bilimkurgu tarihine adı yazılmış Star Wars Bölüm V’in senaristinden söz ediyoruz. Uzak Yarın’ın arka kapak yazısı da bu beklentiyi besliyordu: uzak bir gelecek, sert bir dünya, insanın sınırlarıyla yüzleşmesi… Kâğıt üzerinde fazlasıyla cazipti. Ne var ki okuma süreci, bu vaatlerin çoğunu karşılamadı. Kısaca özetlemek gerekirse roman, nükleer savaş sonrası sert ve vahşi bir dünyada geçiyor. Ana karakterimiz, hem fiziksel hem de ahlaki anlamda zorlu bir yolculuğa sürükleniyor; karşısına çıkan insanlar, güç mücadeleleri ve hayatta kalma savaşları üzerinden “medeniyet” ve “ilkel olan” arasındaki gerilim anlatılmaya çalışılıyor. Brackett’in dünyası kaba, acımasız ve romantize edilmemiş. Ancak sorun tam da burada başlıyor. Hikâye bana fazlasıyla dağınık geldi. Olaylar arasında güçlü bir bağ kurulamıyor, karakterlerin motivasyonları sık sık havada kalıyor. Bazı bölümler sanki başka bir hikâyeden koparılıp buraya eklenmiş gibi duruyor. Okurken birçok kez “artık bitse de kurtulsam” diye düşündüğümü itiraf etmeliyim. En can sıkıcı nokta ise finaldi. Uzun bir anlatının ardından, hikâye tatmin edici bir şekilde bağlanmıyor; sanki yazar da aceleyle noktayı koymuş gibi. Leigh Brackett’in Star Wars gibi dev bir evrende iz bırakmış olması hâlâ çok önemli bir referans. Ama Uzak Yarın, bana kalırsa bu yazarı ilk kez okumak için doğru bir başlangıç kitabı değil. Belki döneminin ruhu, belki de kısa ve pulp kökenli anlatım alışkanlıkları bugün okuru yakalamakta zorlanıyor. Sonuç olarak, ilginç bir konu, güçlü bir isim, ama zayıf bir okuma deneyimi. Leigh Brackett’e bir şans daha verir miyim? Muhtemelen evet. Ama Uzak Yarın’ı, o şans için örnek gösterir miyim? Pek sanmıyorum.
Uzak YarınLeigh Brackett · İthaki Yayınları · 2021166 okunma
Puan vermedi·424 syf.··
2026 1. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 05 Ocak 2026 11:18
Eğer her şeyi yapabiliyorsak, her şeyi yapmalı mıyız? Antilop ve Flurya, okuru hemen içine çeken ama okudukça insanın içini hafif hafif daraltan kitaplardan biri. Kısa ama etkisi uzun süren bir okuma deneyimi sunuyor. Roman, insanlığın büyük ölçüde yok olduğu bir dünyada, Kar Adamı adlı bir karakterin hayatta kalma çabasıyla başlıyor ve geçmişe yapılan dönüşlerle bu felaketin nasıl adım adım hazırlandığını anlatıyor. Kitapta genetik mühendisliğin, şirket çıkarlarının ve daha iyi bir insan yaratma saplantısının nasıl kontrolden çıktığını izliyoruz. Kar Adamı’nın yakın arkadaşı Flurya’nın soğuk aklı ile hoşlandığı kadın Antilop’un kırılgan ama dirençli varlığı, hikâyenin duygusal ve düşünsel merkezini oluşturuyor. Antilop ve Flurya’yı samimi kılan şey, yazarın çok büyük bir felaket çok sakin bir şekilde anlatması olmuş. Her şey mantıklı, düzenli ve hatta iyi niyetli alınan kararlarla başlıyor. Ama tam da bu yüzden ürkütücü. Roman, teknolojinin değil, onu sınırsızca kullanan insan aklının tehlikesine işaret ediyor. Okurken sık sık bu kadar da olmaz demek istiyorsun, ama bir yandan da aslında olabileceği hissi yakandan düşmüyor. Antilop ve Flurya, klasik bir bilimkurgu değil; daha çok insan doğasına dair karanlık bir masal gibi. Bittiğinde ne olacağına dair net cevaplar vermiyor, rahatlatmıyor.
Antilop ve FluryaMargaret Atwood · Doğan Kitap · 2018371 okunma
Puan vermedi·256 syf.··
2025 56. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 24 Aralık 2025 14:19
Harry Harrison’un “Yer Açın! Yer Açın!” romanı, okurken iki farklı kitap okuyormuş hissi veren, yapısal olarak ilginç bir kitap. Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey ne cinayet ne de polisiye çözüm oldu; asıl ağırlık, kalabalığın içinde sıkışıp kalmış insanların gündelik hayatta yaşadığı bunaltıydı. Romanın ilk kısmı, son derece akıcı bir polisiye gibi ilerliyor. Cinayet soruşturması, ipuçları, şehir içindeki güç dengeleri, New York üzerinde hâkimiyet kurmak isteyen yapılar ve Cuerta gibi figürler, okuru bir şeyler çözülecek beklentisiyle diri tutuyor. Bu bölümde tempo yüksek, olay örgüsü net ve klasik bir anlatı var: Sorular soruluyor ve cevapların geleceği hissi yaratılıyor. Ancak ikinci kısma geçildiğinde, roman adeta bilinçli bir kırılma yaşıyor. Tempo belirgin biçimde düşüyor ve polisiye yapı geri çekiliyor. İlk bölümde önem atfedilen güç odakları, entrikalar ve politik hesaplar bir anda anlamsızlaşmış gibi bir kenara bırakılıyor. Cuerta ve New York üzerindeki hâkimiyet iddiaları, sanki baştan beri merkezi bir mesele değilmişçesine üzeri örtülerek geçiliyor. Bu durum ilk bakışta okurda bir yarım kalmışlık hissi yaratabiliyor. Ama tam da bu noktada Harrison’ın asıl derdinin ne olduğu daha net ortaya çıkıyor. İkinci bölümde roman, artık ne olduğuyla değil, insanların nasıl yaşadığıyla ilgilenmeye başlıyor. Aşırı kalabalığın yarattığı konforsuzluk, kısıtlı imkânlar, su ve gıda kıtlığı, özel alanın neredeyse tamamen yok olması ve insanların bu koşullar altında hayata tutunma çabası, polisiye gerilimin yerini alan asıl anlatı haline geliyor. Okur da bu kalabalığın içine itilmiş gibi nefes alamamaya başlıyor. Bu yapısal bölünme, romanın zayıflığı olmaktan çok, mesajının bir parçası gibi duruyor. Çünkü Harrison sanki şunu söylüyor: Böyle bir dünyada bireysel suçlar,
Yer Açın! Yer Açın!Harry Harrison · İthaki Yayınları · 2021418 okunma
Puan vermedi·224 syf.··
2025 55. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 21 Aralık 2025 15:46
Ursula K. Le Guin’in Rüyanın Öte Yakası romanı, beni fikir düzeyinde çok etkileyen ama bitirdiğimde zihnimde bazı soru işaretleri bırakan kitaplardan biri oldu. Genel olarak beğendim; özellikle konusu son derece özgün, rahatsız edici ve düşündürücü. Ancak hikâyenin finali konusunda, “Acaba biraz fazla mı kısa kesildi?” sorusu hâlâ aklımda. Roman, George Orr adlı sıradan bir adamın etkili rüyalar görmesi üzerine kurulu. George’un rüyaları, uyandığında gerçekliği değiştiriyor; dünyanın rüyasında gördüğü hâle dönüşmesine neden oluyor. George bu durumdan çok rahatsız, hatta ondan korkuyor ve böyle bir güce sahip olmayı istemiyor. Ancak terapisti Dr. Haber, bu yeteneği fark ettiğinde onu, tabii Dr. Haber standartlarında daha iyi bir dünya yaratmak için kullanıyor. İşler tam da burada kontrolden çıkıyor ve iyi niyetle yapılan her müdahale, dünyayı daha adil değil, daha tuhaf ve daha sorunlu bir hâle sokuyor. Le Guin’in beni en çok etkileyen yanı, bu olağanüstü fikri büyük olaylarla değil, son derece sakin ve ölçülü bir anlatımla ele alması. Roman bağırmıyor, gösteriş yapmıyor; aksine sessizce ilerliyor. Ama bu sessizlik içinde, insanın, dünyayı düzeltme hakkı olabilir mi ya da gerçeklik, akılla şekillendirilmeli mi gibi konular sorgulanıyor. Benim kitabı beğenmemin temel nedeni, Le Guin’in gücü elinde tutan aklı son derece temkinli bir yerden sorgulaması. Dr. Haber’in temsil ettiği şey, bana göre klasik bir ilerleme saplantısı. Her şey kontrol altına alınabilir, her sorun teknik bir çözüme indirgenebilir sanısı. George ise pasif, hatta silik gibi görünen ama aslında müdahale etmemenin etik ağırlığını taşıyan bir karakter. Bu karşıtlık romanın asıl omurgasını oluşturuyor. Ancak hikâyenin sonuna geldiğimde bir duraksama yaşadım. Final kesinlikle anlamsız ya da zayıf değil;
Rüyanın Öte YakasıUrsula K. Le Guin · Metis Yayıncılık · 20201,475 okunma
Reklam