Harry Harrison’un “Yer Açın! Yer Açın!” romanı, okurken iki farklı kitap okuyormuş hissi veren, yapısal olarak ilginç bir kitap. Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey ne cinayet ne de polisiye çözüm oldu; asıl ağırlık, kalabalığın içinde sıkışıp kalmış insanların gündelik hayatta yaşadığı bunaltıydı.
Romanın ilk kısmı, son derece akıcı bir polisiye gibi ilerliyor. Cinayet soruşturması, ipuçları, şehir içindeki güç dengeleri, New York üzerinde hâkimiyet kurmak isteyen yapılar ve Cuerta gibi figürler, okuru bir şeyler çözülecek beklentisiyle diri tutuyor. Bu bölümde tempo yüksek, olay örgüsü net ve klasik bir anlatı var: Sorular soruluyor ve cevapların geleceği hissi yaratılıyor.
Ancak ikinci kısma geçildiğinde, roman adeta bilinçli bir kırılma yaşıyor. Tempo belirgin biçimde düşüyor ve polisiye yapı geri çekiliyor. İlk bölümde önem atfedilen güç odakları, entrikalar ve politik hesaplar bir anda anlamsızlaşmış gibi bir kenara bırakılıyor. Cuerta ve New York üzerindeki hâkimiyet iddiaları, sanki baştan beri merkezi bir mesele değilmişçesine üzeri örtülerek geçiliyor. Bu durum ilk bakışta okurda bir yarım kalmışlık hissi yaratabiliyor.
Ama tam da bu noktada Harrison’ın asıl derdinin ne olduğu daha net ortaya çıkıyor. İkinci bölümde roman, artık ne olduğuyla değil, insanların nasıl yaşadığıyla ilgilenmeye başlıyor. Aşırı kalabalığın yarattığı konforsuzluk, kısıtlı imkânlar, su ve gıda kıtlığı, özel alanın neredeyse tamamen yok olması ve insanların bu koşullar altında hayata tutunma çabası, polisiye gerilimin yerini alan asıl anlatı haline geliyor. Okur da bu kalabalığın içine itilmiş gibi nefes alamamaya başlıyor.
Bu yapısal bölünme, romanın zayıflığı olmaktan çok, mesajının bir parçası gibi duruyor. Çünkü Harrison sanki şunu söylüyor: Böyle bir dünyada bireysel suçlar,