“Şimdi kızım, denizin üstüne yattığında denizin seni kaldırma gücü olduğunu bilirsin değil mi? Aklına ya deniz beni kaldırmazsa ya batarsam diye şüpheler gelir mi?”
“Eğer yeterince yüzme bilmiyorsam evet, gelebilir?
“İşte ben de tam onu diyorum. Hakkıyla teslimiyeti ne vakit öğrenirsen ancak kendini o zaman hiç tereddütsüz Yaradana bırakabileceksin.
...eğer yüreğimizde duamızla ilgili zerre-i miskal kadar şüphe varsa duamızın kabulünü kendi ellerimizle geciktiriyor olabiliriz. Misal kilolar o sütün bozulması için içine bir damla yoğurt düşmesi yeterli değil mi? O vakit süt kendi formatından çıkar, bozulur ve başka bir formata evrilir. Dualarımız da tıpkı böyledir, halis niyetimizin bozulması için bir küçük vesvese sineği yeterlidir bazen.
Çok eski yıllarda, Avrupada akıl hastalarının, “İçlerinde şeytan var” denilerek yakıldığı bir dönemde Osmanlıda akıl hastalıkları su ve müzik sesi ile tedavi edilirmiş. Yaradan'ın doğa yolu ile verdiği bütün şifalar gibi her birimiz suyun şifa gücünü de unuttuk, ihmal ettik ya da görmezden geldik.
Şimdi ahde vefa zamanıydı. Artık evrenin güzelliklerine tefekkür, Yaradana da teşekkür vaktiydi. Bütün yürüyüş boyunca gördüğüm her çiçeğe eğildim ve bildiğim en güzel iltifatları ettim. Ellerime konan uğur böceklerini sevdim. Kuşların namelerine kulak verdim ve dalda durmuş şakıyan bülbülü hayranlıkla dinledim. Hepsi âdeta birer yaradılış mucizesiydi. Her biri bir gün kaybolacak olsa onların yerine yenisini Mevladan başka kim koyabilirdi? Daha dün Mülk Suresi'ni okumuş ve ruhumda bıraktığı lezzete doyamamıştım.