Sabahattin ali'nin 1947 yılında, ölmeden bir yıl önce yayımlanan gerçekleri insanın yüzüne tokat gibi çarpan son kitabı .Yayımlandığı dönemde, devlete bir başkaldırı olarak görüldüğü için, mevcut hükümet tarafından yasaklanmış. Romanlarıyla ön plana çıkan yazarın bir o kadar da mükemmel bir öykücü olduğunu kanıtladığı bir yapıttır aynı zamanda. Kitapta bulunan öykülerin ve masalların ölümünden 70 yıl geçmesine rağmen hala günümüze nasıl da ışık tuttuğunu göreceksiniz. Toplumun sorunlarının yarım asırda dahi değişmemiş olduğunu görmek ise okuyucuların ülkeye ya da insanlığa dair umutlarını yitirmesine sebep olabilir.
Kitabı şu yönüyle de ele almak istiyorum aynı zamanda. Sabahattin Ali devlet içerisinde çeşitli görevler almış, memurluklar da yürütmüş iflah olmaz bir muhalif. Muhalif olmak sorgulayarak, düşünerek, üretime katkıda bulunarak iktidarı yönlendirmektir aslında. Ya da bu tür öykü ve masallarla gerçekleri günyüzüne çıkarıp halkı düşünmeye davet etmektir. Halk her zaman eleştirel pozisyonda olmalı ki sistemi yönetenler gerçek gücün halkta yani millette olduğunu bilmesi gerekmektedir. eleştirelden kastım her zaman en iyisini istemek zorundayız. Patron biziz, seçilenler ise bizim işçilerimiz.
"Kurtla kuzu" öyküsünün sonlarında aşağıdaki cümleleri yazıyor.
“Düşünün, bir insanın celladına gülümsemesi, kendi yumuşaklığı ile onu yumuşatabileceğini sanması kadar gülünç, adi şey olur mu?”
Öykünün can alıcı kısmı burası. İşkencenin mağduru olan ana karakter, polis şefinin huzuruna çıkarılıp insan gibi muamele görüyor. Her şey kibarlık içerisinde geçiyor. Mağdur ise şaşkınlık içerisinde "Acaba bu zarif muamele içten gelen bir nedametin ifadesi mi, yoksa sinsi bir tuzak mıydı?" diye kuşku içerisinde soruyor kendisine. Sözün özü , Sabahattin ali, devletin