Sinan Akyüz’ün İncir Kuşları, insanlığın göz göre göre kendi karanlığına nasıl yenildiğinin hikayesidir. Bu kitapta anlatılan şey yalnızca Bosna’da yaşanan bir savaş değil, bir halkın dünyanın gözü önünde yavaş yavaş katledilişidir. Çünkü savaş, tarihin sayfalarında soğuk bir rakama dönüşmeden önce; bir annenin çocuğunu kaybettiği, bir sevgilinin adını son kez fısıldadığı, bir çocuğun dünyasının neden yıkıldığını anlayamadığı o kırılgan andır. Bir zamanlar sokaklarında çocuk sesleri dolaşan o şehir, savaşla birlikte korkunun ve yasın başkentine dönüşür.
1992 yılında Avrupa'nın tam ortasında, dünyanın gözleri önünde bir halk katledilmiştir. Saraybosna'nın sokakları bir sabah uyanır ve her şey değişmiştir. Komşu komşuya düşman kesilmiş, dünün çocukları bugün birbirinin üstüne kurşun sıkmaktadır. Savaşın en kirli yüzü bu değildir oysa. En kirli yüzü; masum olanın hiçbir zaman masum sayılmamasıdır. Suada gibi binlerce insan, ne yaptıklarının bedelini değil; ne olduklarının, hangi dilde dua ettiklerinin, hangi ismi taşıdıklarının bedelini ödemek zorunda kalır. Savaş onlara sormamıştır. Hiçbir zaman sormaz.
Ve dünya izler. Kameralar çevirir, diplomatlar bildiri yayımlar, Birleşmiş Milletler toplantı yapar. Güvenli bölge ilan edilen topraklar bir gecenin içinde teslim edilir. O topraklarda yaşayan insanlar ise tarihin en utanç verici sessizliğine terk edilir. Asıl katliam işte burada başlar. Kurşun sıkılmadan önce, bomba düşmeden önce, o korkunç sessizliğin içinde. Çünkü bir insan öldürüldüğünde fail yalnızca tetikçi değildir; susan da, bakan da, bilerek başını çeviren de o kanda ortaktır. Bosna, insanlığa bu dersi vermiştir; ama insanlık bu dersi hala almamıştır.
Bu yüzden İncir Kuşları yalnızca Bosna’nın değil, savaşın kirlettiği bütün insanlığın romanıdır. Burada