Yedinci cilt, serinin en güçlü hikayelerinden birini sundu. Morpheus ile Hezeyan’ın, Yıkım’ı arayışına şahit olduk. Kendi adıma bu cildin bir başyapıt olduğunu söyleyebilirim.
Nereden başlayacağımı bilemiyorum: Yıkım’ın yaşam felsefesi edinilecek konuşmasına methiyeler mi dizmeliyim; sonsuz yaşama sahip Rüya ve Hezeyan’ın, yolculuk süresince edindiği ufak tecrübelerin büyük değişimlere yol açtığını mı anlatmalıyım; yahut temiz bir dille, derin bir hikayeyle bizlere muhteşem bir sunum yapan Gaiman’ı tebrik mi etmeliyim? Zor bir durum içerisindeyim.
Kardeşlerin tümünü gördüğümüz bir cilt oldu. Hepsi kanlı sonsuz karşımızdaydı. Fakat sadece gördük mü gördük onları? Sadece bedenen mi gördük onları?
Hikaye boyunca Morpheus ve Hezeyan’ın diyalogları yer yer tebessüm ettirse de, aslında yürek burkan bir altyapıya sahipti. Morpheus zaten iletişim konusunda sıkıntı çeken birisi. Üstüne Hezeyan’ın şirin deliliği de eklenince, ortaya büyük bir kopukluk çıktı. Aralarındaki iletişimde bir türlü birbirlerine ulaşamadılar. Hezeyan, bence kardeşler içerisinde en yalnızı. Morpheus’dan bile yalnız. Kimsenin anlayamadığı, münakaşadan uzak durulan, kardeşlerin en küçüğü, en masumu.
Yıkım, bize yüklenen sorumlulukları ve kendimize yüklediğimiz sorumlulukları terk edebileceğimizi, ve ne yapmak istiyorsak onu yapmakta özgür olduğumuzu hatırlattı. Kendi arzularının peşinden koştu. Onu yaratan fani zihinlerin beklentilerine kulak asmayı bıraktı, kendi arzusunun beklentilerine kulak verdi. Kendi gibi davranmak istedi Yıkım.
Rüya, kibirden ve egodan oluşmuş yüksek duvarlarını yıktı sonunda. Vazgeçti oğlu için gururundan. Değişim, kendin olmaktan çıkmak anlamına gelmez. Rüya anladı nihayet. Ve kucakladı Ölüm’ü, Keder’i, ve Kader’i, ve Hezeyan’ı, hatta Arzu’yu.
Bu cilt acıklıydı. Fantastik