Kitabı okuyup bitirdiğimde, hakkında söyleyebileceğim ilk şeyin ne olduğunu düşündüm. Cevap çok basitti: Bu, bir giriş kitabı falan değil, girişi olmayan ve usul bir ırmak gibi seyir alan bir roman. Ağır, temposuz ve dram yönü ağır basan biyografi tarzı bir epik fantastik. Bu kitabın düşük tempolu olmasının sebebi low fantasy serilerin üstüne yaftalama olarak kalmış ‘‘Low fantasy düşük tempo’’ algısıyla ilişkilendirilmemeli. Tam anlamıyla bir biyografi hissiyatını yansıtan bir roman.
Kralkatili gibi şiirsel, Yerdeniz gibi zarif veya Kadim Kanunlar gibi sert bir dile sahip değil. Durgun ve sade.
Geçişlerin ani ve hızlı olduğu konusunda da uyarmalıyım. İki kelime sonrasında Fitz’i kalede veya ahırda bulabiliyorsunuz. Bu sık yaşanıyor fakat bir yandan da oldukça akıcı kılıyor. Sorun sayılabilecek tek unsur hikayenin iddialı ve güçlü kısımlarında hızlı geçiştirilmiş gibi bir his bırakması. Bu, bence kitabın en kötü yönü. Hatta bazen amatörce hissettirdiği bile oldu. Çünkü en güçlü sahnelerin ve duyguların verilmesi gereken yerler el çarpmaya benziyor; duyduğunla yitirdiğinin bir olduğu o kısacık şak sesi. Bazen bunu yaşadım. Bu bence genel anlamda tüm kitaplar için en önemli unsur. Fakat bazı duyguları da o kadar iyi hissettim ki, bu kaybı nötrlediler.
Bir mekanda hatırı sayılır bir zaman geçirilecekse bizlere betimleme sunuyor. Çalçene olmadan kısaca tasvirini ediyor. Tek sorun boğmamaya biraz fazla özen göstermiş. Genellikle fantastik kurgu alanında spesifik olarak betimleme konusunda edinilmiş huy ve alışkanlık vardır: İlla, durmadan bir şeyler betimleyeyim. Robin Hobb’un bu çılgınlığa kapılmaması yazım stilinde bir farklılık yaratmış şahsen. Bu alanda nedense sade anlatımlar beni benden alıyor. Ama bu kitabın sorunu sahiden betimleme konusunda yetersiz. Yani mekanın