Paris, İngiltere, İspanya, Belçika ve Hollanda'da yaptığım bu meraklı yolculuklar ve aylakça dolaşmalar, aslında hoşnutluk vericiydi ve pek çok bakımdan verimli oldu. Fakat eninde sonunda belli bir yer gerekiyor, insana. Yolculuklara çıkılacak ve dolaşıp dolaşıp gene dönülecek bir yer. Durmamacasına dünyayı dolaşmanın kendi isteğimle değil, kovalanıp kaçma sonucu olduğunu bugün her zamandan daha iyi kavrıyorum.
Bugün yolunu henüz bulamamış bir genç yazara öğüt vermem gerekirse, önce daha büyük eserleri canlandırmak, ya da aktarmak ödevini benimsetmeye çalışırdım.
Her yabancı dil, kendi anlatım özellikleri ile direnip yeni baştan yaratmaya yol açar. Araştırmadan ön plana çıkmayan anlatım güçlerini gerektirir. Yabancı dili kendimin yapmak ve kendi dilimi de elle tutulacak bir biçim güzelliğine zorlamak yolundaki bu savaş olağan bir sanat sevinci vermiştir, bana her zaman. Sabır ve direnci gerektiren ve aslında hiç değer bilmez olan bu iş hoşuma gitmekteydi. Lise yıllarımda her şeyi kolaydan almak ve gereği gibi kavrayamamak yüzünden farkına varamadığım erdemlere kavuşturmuştu.
Kışlaları birer çalışma atölyesine ve eğitim merkezine dönüştürür. Ordunun, halkın 'en büyük, en sorumlu, en soylu' okul olabileceğini söyler. Düşünün! Yurdun bütün nüfusu arasından, çokluk en ücra yerlerinden bile binlerce en sağlam adam, yaşamının en parlak çağında seçilip alınır. 'Er, bir kışla öküzü değildir' diyerek halkın gençlerini ulusun yararına dönüştürme talimatı verir. Biz kışladan bir halk okulu yapacağız, onu bir halk üniversitesi durumuna getireceğiz, erler kışlasını sevgiyle anmalı, halk kışladan övünçle söz etmelidir diye çağrıda bulunur.