“Oturduğu yerde kalıp ne kadar kuvvetli olursa olsun, isteğine boyun eğmedi, çünkü alıp başını gitmek ve bir mağaraya sığınmak eskiden beri isteğiydi. Çoktan bildiği bir şeydi. Ama daha bilmediği, bir insan kokusuna, surun ardındaki bir kızınki gibi şahane bir kokuya sahip olmaktı. Bu kokunun mülkiyetini, hemen ardından kaybı ile korkunç derecede pahalı ödeyeceğini bilse de, mülkiyeti ve kaybı, ikisinden de bir kalemde vazgeçmekten daha çekici görünüyordu gözüne, çünkü ömrü boyunca hep vazgeçmişti. Ama sahip olduğu, kaybettiği olmamıştı daha hiç.”
“Çünkü insanlar büyüğe karşı, korkunca, güzele karşı gözlerini yumabiliyor, ezgilere ya da gönül çelici sözlere kulaklarını tıkayabiliyorlardı. Ama kokudan kaçamıyorlardı. Çünkü koku, soluğun kardeşiydi. Onunla birlikte insanların içine giriyordu, yaşamak istiyorlarsa karşı duramıyorlardı. Hem de tam orta yerlerine giriyordu koku, doğrudan kalplerine ve orada akla karayı ayırır gibi ayırıyordu ilgiyle aşağılamayı, iğrentiyle zevki, aşkla nefreti. Kokulara egemen olan, insanın kalbine egemen olurdu.”
“İnzivayı seçen insanlar vardır, bilinir: bir günahın kefaretini ödemek isteyenler, başarısızlığa uğramışlar, azizler ya da peygamberler. Böyleleri çöllere çekilip çekirge ve yaban balı yiyerek yaşamayı yeğler. Kimisi de kenarda köşede kalmış adalarda, mağaralarda, dehlizlerde ya da -biraz daha gösterişlisi- sırıklar üzerine kurulmuş, göklere uzanan kafeslerde yaşarlar. Amaçları Tanrı’ya daha yakın olmaktır. Kendilerini yalnızlıkla cezalandırıp günahlarının ceremesini çekerler. Böyle davranırken Tanrı’nın hoşnut olacağı bir yaşam sürdükleri inancı içindedirler. Ya da aylarca, yıllarca kendilerine yalnızlıkları içinde bir Tanrı haberi ulaşmasını bekler, gelince bir acele insanlar arasında yaymaya yeltenirler. Bunlardan hiçbiri Grenouille’a uymuyordu. Tanrı’yla en ufak alışverişi yoktu. Günah çıkarmıyor, yüce bir ilham beklemiyordu. Sadece kendi öz, biricik eğlencesi için çekilmişti mağaraya, kendi kendine yakın olmak için sadece. Başka hiçbir şeyin gölgelemediği kendi varlığı içinde yüzüyor ve bu ona harika geliyordu. Kendi cenazesi gibi, neredeyse soluk bile almadan, neredeyse kalbi atmaz olmuş gibi yatıyordu o kaya çukurunda - ama öyle yoğun, öyle taşkınca bir hayat sürüyordu ki, dışarıdaki dünyada benim diyen zevkusefa düşkünü benzerini yaşamamıştır.”
“Ömrü boyunca, doygunluk, hoşnutluk, hatta mutluluk gibisinden durumlara az çok yakın bir şeyler yaşadığı sayılı anlarda bile soluk almaktan çok vermeyi yeğ tutmuştu - nitekim hayatına da umutlu bir soluk alışla değil, caniyane bir çığlıkla başlamamış mıydı?”