"beni öldürdüler wene hala"
evet, santiago nasar'ı öldürdüler. ilgili-ilgisiz herkesin bir şekilde haberdar olduğu, ama en yakınlarının ve kendisinin bilmediği bir cinayete kurban gitti genç adam.
onu öldüren aslında kokuşmuş gelenekler, sürüp giden, nesilden nesile aktarılan boş inanışlar, vurumduymazlık ve çokça "küçüklük"tü. küçük dünyalar, küçük hesaplar, küçük umutlar, küçük duygular, küçük şehirler...
büyük başın derdi büyük olur derler ya, küçük şehrin de insana yaşattıkları büyük oluyor. herkesin birbirini tanıdığı, tanımak ne kelime, ciğerini bildiği, bunun getirdiği kirli hesaplar ve yakıştırmalar, iftiralar ve sonunda göstere göstere gelen saçma mı saçma bir ölüm... suçlu, iflah olmaz bir kara cahillik üretim merkezleri olan küçük şehirler... durmadan kendini doğuran, her nesilde kendini tekrarlayan, küçük hesapların hayat bulduğu o küçük ve kokuşmuş şehirler...
santiago nasar eğer büyük bir şehirde yaşıyor olsa ölmezdi. bunun sebebi tanışlardan örülü bir çevrede yaşamıyor olmanın getirdiği savunma mekanizmaları ve dedikodu ağının olmayışıdır. başta paradox gibi gelebilir ama, bu açıdan büyüşehirler her zaman daha güvenlidir. nokta.
gelelim öyküye...spoiler vermek pahasına da olsa öyküye dair bir şeyler söylemek isterim. yazarın da büyük bir oranda eleştirdiği ve bize yer yer hatırlattığı gibi, genel bir insan çürümüşlüğü var. "santiago nasar'ın çıkmayan kokusu" göndermesi boşa değil. öyle bir toplum düşünün ki, yöneticisinden esnafına, din adamından fahişesine varana kadar herkes leş halde. bencillik, nemelazımcılık, vurdumduymazlık, boşvermişlik gırla. buna rağmen kutsallık sosuna bulanmış davranışlar sergilemek de cabası. dinsel ahlakın çürüttüğü kalpler hepsi. her türlü gericilik ve hurafenin atbaşı yarıştığı bir toplumdan erdemli bir davranış