• 448 syf.
    ·7 günde·4/10
    https://expectokitabum.blogspot.com/...ehir-erdem.html#more
    Bu sefer uzun zamandır okumadığım türde bir kitabın yorumuyla karşınızdayım. Okuduktan sonra ilk yorumum da uzun zamandır okumayarak çok iyi etmiş olduğum. Kitabı pdf olarak okuduğumdan Müptela Yayınlarından çıktığını şimdi fark ediyorum ama daha önce farkına varmış olsam yüksek ihtimalle okumazdım zaten. Diyeceksiniz ki şimdi madem o kadar gömecektin neden okudun. Bir arkadaşımın internetten linkini atıp bana güzel yorumlar almış, komik bir şeye benziyor demesiyle başladım. Başlamışken de zaman kaybı demedim, bitirdim. Bu kitabın 8.4 puan alıp bu kadar iyi yorumlar almasını da şahsıma ve edebiyat dünyasına yapılmış trajikomik bir şaka olarak görüyorum. Bu aralar sürekli kötü kitaplar okuma bedbahtlığımın ise bir an önce son bulmasını diliyorum.

    Ayrıntılara geçecek olursam; hikayenin klişelerle ve tesadüf üzerine tesadüflerle dolu oluşunu çok eleştirmemeye çalışıyorum. Tamam yazar ayarını kaçırmış ancak bu tür bir kitapta beklenen bir durum. Kız fırına mı gidecek hemen bıçkın delikanlının üzerine yağ dökülür (nasıl olabileceği bilinmemektedir) ve karşılaşırlar. Koca şehirde aynı mağazadan kıyafet almaya gelirler falan. Haberleri olmadan nişanlanırlar. İkisi de durumu biraz garip bulur ama sorgulayıp işin aslını öğrenmedikleri gibi damdan düşer gibi nişanlanmalarına ses çıkarmazlar. Tamam tesadüflere çok takılmamaya çalışıyorum. Ama arkadaşlar bir mahalle resmedilmiş sanırsınız uzayda. Güya eski zaman mahallesi, sevimli mi sevimli. Dünyadan yaşam sorunlarından bir haber. Açlık yok, sorunlar yok, maşallah herkes iyi. İnsanların hayatlarını mahvetme pahasına dedikoducu, çirkef insanlar ama olsun, sevimliler. Anneler "ayol" diyerek konuşuyor (ben hayatımda duymadım böyle bir konuşma tarzı). Damat beyin kuzeni geliyor bir saatte gelin hanımın en iyi arkadaşı oluveriyor. Gelin hanım 3 günde damat beyin ailesi ile yaşamak isteyecek kadar bayılıyor onlara. Aman Allah'ım her şey o kadar mükemmel ki. Bir haftada nişan iki haftada düğün yapılıyor (Ben bir buçuk yıldır evlenmeye çalışıyorum hala borca girmeden nasıl yaparız çözemedik )en fazla orta halli diyebileceğimiz iki aile tarafından. Kimse yok artık demiyor. Yetmiyor, minibüs şoförü bıçkın delikanlı bir kaç yıl geçmeden havuzlu, güvenlikli site içinden ev alıyor. Gerçekten biraz abartı tesadüflere, zorlama klişelere bir şey demeyeyim hadi, gülelim eğlenelim, komik bir hikaye olsun ama bu kadarı da gerçekten fazla. Zamanında Fatih Murat Arsal romanlarına bir sürü sallamış bir insan olarak bu ondan çok çok daha kötü. Belki Annemin Gelini Olur Musun? kadar kötü olmayabilir. Tek söyleyebileceğim bu.
    27 yaşında mahalle delikanlısının bakir olup hiç kimseyle öpüşmemiş olup yine bakire kızımıza gerdek gecesi dersi vermesine bir şey demiyorum bile. Cinsiyetçilik, hikayenin içindeki kadın karakterlerin hiç bir özelliklerinin olmayışı, annelerin görünüşte göklere çıkarılışı, sultan sultan diye bahsedilip yalan söylemek, dedikodu yapmak, entrika çevirmek, ev işi yapmak, dizi izlemek dışında hiç bir meziyetlerinin olmayışı, kitapta çalışan, bir işe yarayan hiç bir kadın olmadığı gibi üstüne cam silen erkeğin, pazar torbası taşıyan erkeğin karizmasının çizildiği, bunu yapanın eşinin hamile olması gerektiği bir dünyanın sevimli sevimli anlatılması. Kısacası kitapta sinirimi tepeme çıkaracak çok fazla unsur vardı. Hepsini hatırlamıyorum bile.
  • 176 syf.
    ·5 günde·8/10
    Herkese güzel, sağlıklı ve barış dolu bir gün diliyorum.
    "Bugün neden evetleri bir kenara bırakıp gerektiği yerde de hayır demiyoruz?" Bu konuda yazılmış olan Hayır Diyebilme Sanatı kitabını incelemek istiyorum.
    Kitabı okumaya başlamadan önce her kitapta yaptığım gibi yazarını ve kapağı ilgimi çekerse kapak tasarımcısını araştırırım fakat bu kitapta bunu uygulayamadım maalesef çünkü kitap "müthiş psikoloji" adında bir grup tarafından yazılmış yani grup diyorum çünkü kitabın dilide 'biz' şeklinde ve sosyal medya,google gibi mecralarda ise hakkında bir bilgi bulamadım ve bu durum beni kitabı okurken olumlu ve olumsuz olarak düşünmeye itti. Olumlu yanı kitapta birden çok görüş var evet ama olumsuz yanı bu görüşler ne kadar sağlıklı?
    Kitabın içeriğine gelecek olursak kitap 4 bölümden oluşuyor ve biz okuyucuları sırayla hayır dedirtmek adına adım adım ilerletiyor hedefe bu sayede.
    Kitapta aşırı büyük vaatler yok bizim için sadece hayır demek konusunda bir rehber olacağını belirtiyor ve bu benim düşünceme göre gayet doğru bir şey çünkü bireyler her zaman birbirinden farklıdır ve her vaat her birey için geçerli değildir.
    Kitabı okurken sürekli olarak varlık ve benlik sınırları kavramlarından söz ediliyor bu kitap sınırlarımızı bize öğretiyor bazen bir testle bazen bir hikaye ile bu yüzden kitap interaktif ve akıcı bir kitap.
    Son olarak kitap hakkında eklemek istediğim bilimsel olarak tam bir psikoloji kategorisine girmesi zor daha çok kişisel gelişim tadında bir kitap.
    İncelememi şu alıntı ile bitirmek istiyorum: "Unutmayın en ağır yük, hayır diyemeyen insanın yüküdür. Bir ömür başkalarını taşır sırtında."
  • 520 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Martin Eden,
    Bu yazıyı şu sıralar bir televizyon kanalında yayınlanan "tutunamayanlar" dizisinde izlediğim bir bölüm üzerinden yazmak istedim. Bir bölümünde Edgar Allen Poe konu edilmişti ve müthiş bir sunumla insanların ancak öldükten sonra değer kazandığına dikkat çekmekteydi Eden'i okuduğumda bir bölümünde Martin'in Poe'ye benzetilmesi ve neredeyse aynı durum içerisinde olduklarına şahit oldum terk fark Eden yaşıyordu. Açlık ve sefalet içerisindeyken kimsenin bununla alâkadar olmaması ve birden bir patlamanın (yükseliş) sonucunda tüm insanlığın haberdar olması ve Eden'in "ama kitaplar yazılmıştı " cümlesiyle insanlığın bir defa daha absürt durumunu ortaya koymuştu şaşkınlıkla okudum. Bu kitabın hâlâ güncel dizilere ilham kaynağı olmasıda ayrıca mutlu etti.
  • Bir kaynanamı sevmedim birde pazartesiyi…
  • 239 syf.
    ·10/10
    Leyla İpekçi’den ilk bir kitap okudum. Zaman zaman gazetelerden köşe yazılarını okusam da derli toplu bir kitabını okumamıştım. Aslında birkaç kitabını da almadım değil. Ateş ve Bahçe ve Şehrim Aşk kitapları kütüphanemde okunma sırasını beklerken gördüm ki Güzelin 1001 Yüzü kitabı çıkmış. Hemen aldım ve onu okuma sırasının başlarına koydum. İsmini cazibeli buldum belki ondandı diğerlerinden öne almam. Kitabın kapağını çevirir çevirmez “Sevgi ve bilgiyle varlığın kalbine…” sloganıyla karşılanıyorum. Sevgiyle ve ilgiyle Güzel’in evine hoş geldin dercesine. Hoşbulduk dedim tüm içtenliğimle.

    Ne mi anlatılıyor kitapta? Güzel’in 1001 Yüzü’nü hangi birimlerle ölçebileceğimizi anlatıyor. ‘Tevhid sanatı’nı çağrıştıran üslubun ‘nasıl’ları üzerinde yoğunlaşsa da, sanata olduğu kadar hayata da göndermeler yapıyor. Tevhit sanatçısının sanatını icra ederken hangi incelikleri gözetmesi gerektiğini anlatıyor. “Allah’ın isimleri gibi kelimeleri de sayısız. Fakat büsbütün ölçüsüz, hudutsuz bırakılmış değiliz çok şükür. O’nun (cc) istediği gibi biri olmaya çabalamanın bizi sanatta da hayatta da güzelleştirdiğine inanıyorum. Bunun ancak aşk ile gerçekleşebildiğini düşünüyorum.”

    “Hz. Peygamber ashabıyla beraber yürürken yol kenarında bir köpek ölüsüne denk gelir. Sahabelerden bazıları manzara karşısında “Bu leş ne kadar da pis kokuyor.” demekten kendilerini alamazlar. Bu durum karşısında Allah Resulü’nün tavrı ise hayli farklı olur: ‘Köpeğin ne güzel dişleri var!’ İşte Peygamberimizin bu bakışı tevhit sanatçısının mihenk taşıdır.” Leyla İpekçi Güzel’i güzel anlatmış. Her ne kadar etrafımızda bir o kadar kötülük kol gezse de, biz ana dil olarak Güzel’ceyi dinlemeyi çok seviyoruz. Çünkü Güzelce’de anlatılan Güzel, gerçek anlamda Güzel’dir ve tüm güzellikler de ona aittir. O güzeldir, güzeli sever. Güzel yaratır. Yaratılan güzellikleri bize sevdiren de O’dur. Madem O güzel söylüyor, biz de Güzel’i güzelce görmeli, hissetmeli ve de söylemeliyiz. Güzelleşmek ödevimizdir. Bu da ancak aşk ilen olacaktır. “Ruh güzele gider. Güzel’le uçar.“ der yazar. Bediüzzaman da “Güzel gören, güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” der.

    “Sanatçı denilince marjinal, aşırı özerk, abartılı derecede ilginç, toplumdan kopuk, uçuk, itiraz eden, her şeye muhalif, aykırı ve tüm bunlara rağmen magazin için elverişli bir tip geliyor aklımıza” diyor Leyla İpekçi. Son zamanların sanatçısı işte tam da böyle bir şey. Ama her sanatçı böyle midir? Hayır. Günümüzde sanat eseri denilince de akla, serbest çağrışımla akla gelen her şeyin fütursuz özgürlükle (!) anlatıldığı eserler geliyor. Bu eserler de karakter tahlilleri, pskolojik açılımlar, dramatik unsurlar, insan tabiatının karanlık dehlizlerinde vuku bulan gerilimleri, bol aktivizm kokan tasarımlardır. “Kötülük, yalan, hırsızlık, ihanet insanın karanlık dehlizlerinde her daim mevcuttur, bunları niye saklayalım ki.” diyenler yüzünden her şey alenileşti. Alenileşmekle kalsa iyiydi. Meşrulaştı da. Gel de şimdi Bediüzzaman’ın “Batıl şeyleri iyice tasvir safi zihinleri idlaldir.” sözünü hatırlama. Yazarımız bu tarz sanat eserlerinden değil daha çok “İnsan karanlığının izdüşümlerini, sonuna dek ölçüsüzce açan değil; katmanlı bırakan, örterek dolayımlarla işaret eden eserleri icra edenlerin sanatından feyz alıyor.”

    Leyla İpekçi “Hepimiz kendi dünyamızın sanatçısıyız. Sanat eserinin ‘canlı’ olduğuna ve eserinin sanatçıya şahitlik ettiğine inanan biri olarak, bugün fazlasıyla içine kaçmış ‘dünyanın ruhu’nu ancak ‘güzel’ sanatla diriltebileceğimize ve ‘güzel’in ana dili yaygınlaştıkça bu külli ruhtan payımıza düşen nurla hep birlikte güzelleşeceğimize inanıyorum.” diyor.

    Kitap on üç ayrı bölümden oluşmuş. Sevgili’nin Harfleri, Gerçek ile Kurgu Arasında, Kötü karakter, Şüphe, Trajedi, Tıpkı ve Sanki, Korku, cennet Evi, Unutma Biçimleri, Öfke, Var ile Yok Arasında, Ruh hali, Kendi Medinesi’ne Varmak. Yine her başlığın altında da alt başlıklar oluşturulmuş.

    Şu anki kapitalist sistemin çarkları arasında ezilip kalan insan, kavuşmayı değil sahip olmayı arzuluyor. Vermenin değil almanın peşinde. Fethetmekten yana değil, işgalden yana. Adalette gözü yok, tahakküm etmek istiyor. Fark etmek şöyle dursun fark edilmek istiyor. Tanımıyor ama tanımlıyor. Her şeyi maddede arıyor. “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür.” diyor Bediüzzaman.

    Portekizli film yönetmeni Victor Erice’nin ödüllü filmi Ayva Ağacı Güneşi’ndaki ayva ağacını resmini yapmaya çalışan ressamın hikâyesini mutlaka okumalısınız. En azından ben okuduğumda ânımın niye ânıma uymadığını çok iyi öğrendim. Daha önce tefekküren yazdığım birçok şeye delil bulmaktan ötürü de sevindim.

    Bir de Gecenin tebessümü yazısını okumanızı dilerim. “Gecenin sessizliğinde bir tebessüm gibi görünür ay ve yıldızlar.” diye başlar. “O koyu sonsuzluğa daldığımda, gökyüzüne bakmanın kalplerdeki vesveseyi, üzüntü ve kederi azaltışını, Allah’ı hatırlatışını, hasretlilere teselli verişini, sevenlere arkadaş oluşunu, ellerini semaya açanlara ‘yuva’ oluşunu düşünmeye başlıyorum.” diye devam ediyor.

    İşte kitaptan altını çizdiğim satırlar:

    Sevmeniz, sevildiğinize delalet; övmeniz övüldüğünüze delalettir.
    *
    Asıl gaye ‘âlemlere rahmet olarak’ gönderilmiş En Sevgili’nin ‘aramızda olmasına’ kalbi nurlandırmasına Kur’an dilinde şahit olmaktır. Zira Allah bütün şeyleri Onun ‘vesile’siyle yaratır ve Onunla tamamlar.
    *
    İlahi niteliğinden dolayı, onu özlediğiniz sürece diri kalır karşınızda. Sizinle konuşur, size bakar Kâbe. Onun görüntüsüne bakmak, insanda vedasız bir kavuşma arzusuna tekabül eder.
    *
    Güzel olan sevilendir. Âşık olmadan iyi sevgili olunamayacağı gibi, güzelleşmek de mümkün değil.
    *
    Bizler en güzel halimizle ancak bir akis, yansımayız. Kendimizde tecelli eden ‘ilâhî isimleri’ bildikçe, nefsimizin perdelikleri kalkmaya başlıyor ve aslımızı (Rabbimizi) ‘kesintisiz’ bilmeye başlıyoruz.
    *
    Haklı olanın vicdanı affedici olmaya, alttan almaya, karşısındakinin hatasını örtmeye, idare etmeye, suskunluğa daha eğilimlidir. Oysa biz haksızmışız gibi bağıra çağıra, haklılığımızın altını çize çize, göze soka soka kanıtlamaya çalışıyoruz. Haddi aştıkça, hudutları da çiğniyoruz. Hayatın ince ruhu içeri kaçıyor.
    *
    Bağ varsa hayret var. Hayret varsa hayranlık var. Hayret ve hayranlık varsa, ölüm korkusu dağılacaktır.
    *
    Ev eğer cennet kılınıyorsa, gönle sevgi yerleşmiş demektir. Sevdiğinin yüzünü gördükçe, yeryüzü bir mescit olacak.
    *
    Gönülsüz itaat, sevgisiz vücuda getirilen bir eser gibidir, muhatabına ulaşmaz. Güzelleştiremez. Aşka düşmeden icra edilen eser, sanatseverin ruhunu uçurmaz. Ruhları ‘bir’leyemez.
  • 152 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Yerdeniz evreninin en sevdiğim kitabı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim . Harry Potter dan önce Yüzüklerin Efendisi 'nden sonra geçen zamanda yazilmis , çok daha farklı bir dünyayı okuyacağınıza emin olabilirsiniz ve kendinizi o dünyaya ait hissettiriyor okurken ; bu durum hayal kurmanın ötesinde doğal bir gerçeklik katıyor. Atuan Mezarlarında Ged ve Tenar ile yürüyorsunuz Havnor a doğru. Benim bu seriyi ilk tekrarim ve ömür yettikçe ara ara tekrarlayacağım gibi geliyor .
  • "öyle sanıyorum ki, en azından kimi insan, canına kıymağa karar vermişse -buna ne zaman, hangi durum da karar denebilir? orasını bir yana bırakıyorum ... - evet, karar vermişse, mutlu olduğu, mutluluktan soluğunun kesildiğini duyduğu bir anda, bu kararını uygular... belki bu mutluluktan geri dönüşe dayanamayacağını duyduğu için; belki, o anda, ancak o anda canına kıymak anlam taşıyacağı için..."
    Bilge Karasu
    Sayfa 100 - metis yayınları