İnsanlar her girişimi bir seçeneğe bağlarlar; başarı ya da başarısızlık, yengi ya da bozgun seçeneğine. Ben başka bir mantığı savunurum: aynı zamanda ve çelişkin olarak mutlu ve mutsuzumdur: "başarmak" ya da "başarısızlığa uğramak" ancak durumsal, geçici anlamlar taşır benim için (ama bu durum acı ve isteklerimin şiddetini gidermez); beni gizliden gizliye, inatla yönlendiren şeyin "taktik"le hiç ilgisi yoktur; doğrunun ve yanlışın dışında, başarılmışın ve kaçırılmışın dışında, benimser ve kesinlerim; her türlü amaçlılıktan uzaklaşmışımdır, rastlantıya göre yaşarım (söylemimde imgelerin zarlar gibi gelmesi de bunu gösterir). Serüvenle (başıma gelenle) karşılaşınca, ne yengi, ne yenilgiyle çıkarım bu serüvenden: "trajik" bir insanımdır.
(Böyle bir aşk sürdürülemez diyorlar bana. Ama sürdürülebilirliği nasıl değerlendirmeli? Sürdürülebilir olan neden İyi olsun? Sürmek neden yanmak'tan daha iyi olsun?)
Sana gittiğim yerden yazmak için yakın ya da uzak bir postane arıyorum. Burada kapılar mavi. "Burada bütün maviler kırmızı" diyorlar, anlamıyorum. Aramızdan yollar geçiyor.
Kaybettiklerimizi, bulduklarımızdan düşerek yanılmayan sonlar geçiyor solumuzdan. Sana doğudan yazarsam, güneş batana kadar yetişememiş mektuplar ne renk okunur ellerinde, onu da bilmiyorum. Burada tahta kalemler bile acı mürekkep kokuyor gerçekten, sen de duyuyor musun?
Meğer ne talihliymişiz uykularımızda gülümseten rüyalara inanırken, korkularımızı gerçek çıkaranlara, gerçekten güvenirken.
Birkaç kez yıkandıktan sonra dokunduklarını hatırlamayan ellerin, teni bile yanıltan hafızası kaldı yalancı anılardan geriye.
Ellerindeki hikâyeden bile kuşkulanmıyorsun.
Yürürken çektiğin her nefeste, bir başkasının sesiyle ürküyorsun bu şehirde. Yine kapılar, her yerde kapılar.. Birkaç basamaklı merdivenler, çıkamadığımız her yüksekliği kalbimizden söküp alır gibi umursamaz. Hızla akan görüntüler var aklımda; unutmakla, ulaşmak arasında kaybolmaya çalışırken yakalıyorum kendimi. Mavi kapıların çatlak boyaları eskimiş. Neden bu kadar kapısı olan bir şehirde, içinden geçemediğim kapıların varlığını hissediyorum? Sanki burada saklansam, ne sen beni bulabilirsin bir daha, ne de ben kendimi. Ardımda bıraktığım ayak izlerimi biraz sonra bir toz bulutu yok edecek biliyorum.
Söylenmemişleri rüzgârın sesinden; kazanmayı da kaybetmek üzerinden okuyorlar. Sana yazdığım satırları yollamak yerine, havaya saçmam için ısrarlı sokaktaki taşlar. Bu şehrin bir bildiği var sevgilim; senin bilmediğin her şey hakkında söyleyecek bir sözü var. Aşk, insanın ayaklarına dolaşmıyor burada, öyle uzanabileceğin bir mesafede de değil, olması gerektiği yerde, zorla kolayın tam ortasında.
Korkularımı, kapılarının dışında tutmak isteyen her
gözlerini söndürme muhtacım
ben senin aydınlığına muhtacım
yepyeni bir ilkbahar harcayıp
bir yaz boğup bir sonbahar harcayıp
rüzgar gülünü arayacağım
vinçler yine akşamları indirecekler
yine karanlığa bulaşacağım
gözlerin rüzgarda savrulacak
ikimiz iki sap buğday olsak
sen benim olsan ben senin olsam
bir gece vakti aklına gelsem
uykunu tutsam bırakmasam
seni kucaklasam kucaklasam
birbirimizin kalbini dinlesek
dünyanın kalbini dinlesek
büyük ateşler yaksalar
iki güvercin uçursalar
nerede olduğumuzu bilsek
o denizde gördüğüm sen
benim için bir şarkı söyleyecektin
hazırdın
gitarını bir çocuk gibi dizlerine yatırdın
o denizde gördüğüm sen
benim için bir şarkı söyleyecektin
ağlayacaktım
görecektim
sıradan bir şarkı söyleyecektin
ölecektim