Kişi, teoride muazzam ahlaklı, sınırları bilen ve saygı duyan bir entelektüel/muhafazakar rolü keserken; pratikte sınırları sadece sizin için geçerli kılan, kendisi söz konusu olduğunda ise "nefsine/dürtülerine" yenik düşen ikiyüzlü bir tutum sergiliyor.
Argümanlar ne kadar süslü olursa olsun, ortadaki gerçeği değiştirmez: Sınırları savunan insanın ahlakı, o sınırlar bizzat kendi işine gelmediğinde sergilediği tavırla ölçülür.
Hicabı ya kılıf olarak kullanırsın; "Ben bir erkeğim, doğamda bu var, dürtülerime yenik düşmem biyolojik bir gerçeklik."
Yani hatayı yaptıktan sonra suçu kendi karakterine değil,
"erkeklik doğasına" atarak sorumluluktan kaçarsın.
Ya da doğru insanın duruşu nettir: Dürtüleri ne kadar güçlü olursa olsun, karakteri dürtülerinden daha güçlüdür. "Ben her ne kadar bu dürtülere sahip bir erkek olsam da, kendi irademe ve karakterime hükmedebiliyorum; çünkü insanı hayvandan ayıran şey fıtratı değil, o fıtratı ahlakla yönetebilmesidir" diyerek dürtülerinin arkasına sığınmaz, sorumluluk alır ve savunduğu o sınıra bizzat kendisi sadık kalır.