• “Deliyi bu kadar iyi taklit edebilen biri herhalde gerçekten delidir.”

    Kitabın başlarında sekizyüz yıl önce yaşamış Tasadaylı yerliler için hükümet tarafından ayrılan bir yaşam alanından bahsediliyor. Tıpkı farelerle yapılan deneyler gibi. Bilim yapmak adına keşfedilen nesneyi öldürüyoruz. Bugün içinde yaşadığımız metropollerde bizim içinden çıkamadığımız simülasyonlar gibi değiller mi?



    AVMleri düşünelim; satın almak için gittiğimiz nesneler bizim ihtiyacımız olan şeyler mi gerçekten? Yoksa anlamlarını yitirip tüketici tarafından yüklenen anlamsızlıkları sayesinde satın alınmaya zorlanan şeyler mi?(Satın alınan nesnenin statü değeri.)

    Simülasyon gerçeğin sahte bir sunumudur. Gerçeğin tüm özelliklerine sahip olup gerçek olmayandır. Bu da teknolojiyle beraber oluşturulan bir dünyadır. Matrix’i anımsayın. Gerçeğin artık gerçek olmadığına, gerçekliğin yitirildiğine hatta simülakırlar ve simülasyonların daha gerçekçi olduğuna işaret eder. Hatta öyle bir dünyadır ki bu yaşadığımız şeyler belkide gerçeğin simülasyonun simülasyonudur. (İnception’ı seyredenler bilir rüya içinde rüya görmek gibidir bu) Belki de gerçek olmayan bir dünyanın simülasyonudur.


    Peki medyaya inanabilir misiniz artık? Kamera merceği tüm gerçeği şüpheli hale getirmiyor mu? Medyanın nihai amacı bizi koltuklara yapıştırmaksa bize gerçekleri değil, görmek istediklerimizi gösterecektirler ya da göstermek istediklerini yani simülakrları. Her akşam izlediğimiz haberleri araştırmaya kalksak her olayın tam tersi yaşandığını bulabiliriz. Bilgi ve olay patlamaları dünyayı anlamayı neredeyse imkansız hale getirir. Haber enflasyonu anlam deflasyonu oluşturur. Anlayamadan olaylar geçip gider, kitleler ise hipnotize olur. Bu yüzden anlam, sıfırdan üretilen ya da tekrar yaratılan simülasyonlara meydan okur. Savaş tiyatrodur, hastalıklar bağış, açlık da dergi kapakları içindir.


    Peki neden simülasyonlara inanırız?
    Çünkü dünyanın gerçekliğini bize sunulan şekliyle kabul ederiz.
    Çünkü her günün birbirinin devamı şeklinde yaşayan, monoton bir hayat süren kitleler, gerçekliklerinden uzaklaşmak için TV nun sunduğu farklılıklara sarılır.Zira anlamlı şeyler olduklarına dair bize sözler satarlar.

    Dolayısıyla Buadrillard’a göre anlam dezenformasyonun suç ortaklarıyız. Kitleler bilerek ve isteyerek aldanmayı seçiyorlar.
    Buadrillard okumak zor, anlamak ve sindirmekse zaman alıyor. Çevirisinin hayati rol oynadığı eserlerden biri olduğu için Oğuz Adanır’ın başarısının altını çizmeden geçemeyeceğim.
  • İnsanların bir an için aptal olmadığını düşünelim.Gerçeğe bakarsanız böyle bir iddiada bulunmak olanaksızdır. İnsanı aptal kabul edersek kime akıllı diyeceğiz? Ama şunu söylemeliyim, insanoğlu aptal değilse bile, o ölçüde nankördür. Evet, eşi bulunmaz bir nankör, bir değerbilmez! Nankörün nankörü! Hatta bana göre, insanı en uygun olarak, iyi ayaklı nankör bir yaratıktır diye tanımlamak gerekir.
  • Spoiler içerir!
    Harry Potter'ı ilk 3. sınıfa giderken okumaya başlamıştım. Ablam oku diye Felsefe Taşı'nı verdiği zaman "Bu çok kalın ama." demiştim. Okumaya başlayınca da su gibi aktı zaten. Hiç yerimden kalkmadan heyecanla okuyordum. Okuma alışkanlığı kazandım bu seri ile. Ateş kadehini okurken elektrikler kesilmişti, ben de mum ışığında okumuştum. :)) Çok güzel anılarım var Harry ile. Çocukluğumun kahramanı. Önce kitabını okur ardından filmini izlerdim. Dışarıdan yaklaşık otuz santim boyunda sopa, dal parçası bulmuştum. O benim asamdı. Pantolonumun içine sokar üstünü de bluzumle örter, yanımda taşıdım. Ailemi büyücü ailesi olarak hayal ederdim. Köye giderken arabanın içinde hayal ederdim. Bir şey olursa ailemi asamla kötülüğe karşı koruyacaktım. Sonra internetten kitapta geçen tüm büyüleri buldum. Söylenişi ile beraber ne işe yaradıklarını üşenmeden bir bir yazdım. Hatta ilk kitabı okuduğum zaman Harry'ye benzemek için pergelin sivri ucuyla alnıma şimşek biçimdeki izi kazımaya çalıştım. :)) Bayağı bastırmıştım Allah'tan iz kalmadı. Kahvaltıda da ailemden gizlemeye çalışmış, sofraya eğildikçe eğilmiştim. 9 yaşında okuduğum için ilk kitabı daha vakit var bana diyordum, Harry 12 yaşında almıştı mektubunu çünkü.
    Müthiş özlediğimi farkettim sonra. Yeniden başlayayım dedim. O kadar özlemişim ki kitabı okurken yer yer ağlama hissine kapıldım. Karakterleri daha çok sindirerek okumaya çalıştım.
    Harry Potter: On birinci yaş gününe kadar ne büyücü olduğundan ne Voldemort'tan ne de Hogwarts'tan haberi yoktu. Ailesini araba kazasında öldü sanıyordu. Hogwarts'a gelince neye uğradığını şaşırdı. Bir düşünelim. İnsanların adını bile söylemeye korktuğu karanlık bir büyücünün öldüremediği tek insan olarak ünlüsünüz, herkes sizden bir şeyler bekliyor ama daha büyüden bile haberiniz yok, üstelik bunları öğreneli sadece bir ay oluyor. Muggle dünyasında sürekli aşağılanan ezik bir tipken birden içinde ünlü olduğunuz bir büyülü dünyaya geçiyorsunuz. Yazar Harry'nin bu endişesini çok güzel yansıtmış. Kelid aynasında ilk defa ailesini gördüğü andaki duygusallığı çok etkileyiciydi. Harry'yi tarif edecek tek bir kelime seçme şansım olsa cesur derdim. Aslında küçük bir çocuğun merakına yenik düşerek kendini ilgilendirmeyen işlere burnunu sokarak gereksiz cesaret göstermesiydi. Ama bunlar onu hayatta tuttu. Görünmezlik pelerinine güvenerek gece yarısı okuldan atılmak riskine karşın Hogwarts koridorlarında dolaşmak deli cesareti istiyor ne de olsa.
    Hermione Granger: Hermione'ne de en az Harry kadar habersizdi büyü dünyasından. Ama ünlü olmadığı için ve gerçekten çok çalışkan olduğu için işler o kadar da zor olmadı. Hermione'yi çalışkanlığı, kıvrak zekâsı, sadakati, kurallara bağlılığı, sorunlara pratik çözümler üretme yeteneği ile tanıdım. Hermione güzelliği ile değil de zekâsı ile ön plana çıkıyordu. Çok kitap okuyor ve dolayısıyla çok biliyordu. Bu yüzden üzerinde çok bilmiş edası ve buyurgan çıkan bir ses tonu vardı. Harry ve Ron da dahil başta kimseyle anlaşamamıştı. Sonradan üçü gerçek dostluğu kurdular. Hermione sürekli ikilinin arkasını topluyordu. Filch'den kaçarken Alahomora büyüsü ile kilitli kapıyı açmasaydı daha doğru dürüst büyü bilmeyen Harry çoktan ölmüş olurdu. Çünkü Voldemort felsefe taşını ele geçirmiş olurdu. En azından Voldemort'u biraz daha büyüyünceye kadar oyalamış oldu. Hermione ifrit yüzünden yalan söyleyerek, Harry Quidditch ile meşgulken ödevlerini yaparak, Harry süpürgesinden düşmek üzereyken ve bitki onları boğacakken alev püskürterek arkadaşlarını kurtarmış oldu.
    Ron Weasley: Çilli, kızıl saçlı, uzun boylu bir tiptir. Küçük kardeş olduğu için hep abilerinin eskilerini kullanır. Fakirdir ailesi. Kardeşleri başarılı oldukları için içinse hep bir eziklik hisseder. Quidditch sevdası vardır. Harry'nin kankasıdır. Hiç ayrılmazlar. Sadıktır. Hermione ile pek anlaşmıyor, arada tatlı tatlı atışıyorlardır. Satranç konusunda inanılmaz bir yeteneği vardır. Filmde gösterildiğinden çok daha akıllı ve cesurdur. Ron karakterinin bu özellikleri açısından filme pek iyi yansıtılmadığını düşünüyorum. Ama esprili, sevimli, hafiften obur oluşu çok güzel yansıtılmış. Hermione ile olan atışmalarına filmde daha fazla yer verilmesi gerektiğini düşünüyorum kitabın geleceği açısından. Ron'un Fred ve George adlı ikiz abilerinden de bahsetmeden geçmek istemiyorum. Haylaz mı haylaz, haşarı mı haşarı Weasley'lerdir. Hogwarts'taki gizli geçitleri çok iyi bilirler. Haylazlıkları ile Gryffindor'dan puan silinmesine neden olmalarına rağmen dur durak bilmezler. Onlar olmasaydı Hogwarts çok daha sıkıcı olurdu bence. Ron da sevimlilik konusunda abilerine çekmiş anlaşılan.
    Neville Longbottom: Neville büyükannesi ile büyümüştür. Büyükannesi onu biraz titiz yetiştirdiği için midir bilinmez sakar, biraz ürkek ama her nasılsa aynı zamanda da cesurdur. Yılın sonunda Gryffindor'un birinci olmasında katkısı vardır.
    Rubeus Hagrid: Göründüğü kadar korkunç olmayan hatta tam tersine aşırı duygusal, yumuşacık bir kalbi olan sadık bir devdir. Biraz ahmaktır. Ejderhalara karşı ilgisi vardır.
    Severus Snape: Soğuk bakışlı, bulaşılmaması gereken öğretmenlerin başında gelen iksir hocasıdır. Harry'den pek hoşlanmaz. James Potter'a olan can borcundan dolayı Harry'yi korur.
    Albus Dumbledore: Voldemort'un korktuğu tek büyücüdür. Aşırı derecede ileri görüşlüdür. Çok bilgili ve biraz da çatlak bir ihtiyardır. Dumbledore karakteri filmde çatlak olması yönüyle yansıtılmamış, sadece bilge, sıkıcı bir müdür rolündedir.
    Daha saatlerce yazabilirim ama yeter. Bu görüşlerim sadece Felsefe Taşı'nı kapsamıyor olabilir seriyi daha önce de bildiğimden. Örnek olarak Ron'un sevimliliği diğer kitaplarda daha fazla yansıtılıyor ama ben yine de incelememe yazmak istedim. Diğerlerini okudukça oluşan fikirlerimi de diğer incelemelerimde yazarım. Şimdilik bu kadar.
  • YEMİN OLSUN İNCİRE ZEYTİNE!

    Kur’an-ı Kerim’de üzerine yemin edilen unsurlar çok yönlü değerlendirilirse,algılama-bakış açımızda yeni idraklerin açılmasına vesile olurlar.Dikkatle tefekkür edildiğinde üzerine yemin edilen yıldız, meyve,vakit yada mekanlar çok özel seçilmiş kavramlardır.Onların zahiri anlamlarından öte,değişik manaları yüklenmiş olduğunu bazen hayretle,hayranlıkla müşahede ederiz.
    30.cüzde bulunan kısa surelerden İnfitar Suresini “Bilinç Yarılınca” başlığı altında incelemiştik.Bu hafta yeminlerdeki hikmetlere yoğunlaşarak TİN SURESİ üzerine birlikte düşünelim.
    TİN SURESI (95.Sure/Mekke’de İndi/8 Ayet)
    Bismillahirrahmanirrahim. 

    1-Yemin olsun İncire ve Zeytine: Üzerine yemin edilen bu iki meyve türü elbette bir hikmete binaen seçildi.Müfessirlerin bir kısmı;Akdeniz Havzası ve Ortadoğu Bölgesinde yetişen iki önemli ticaret metaı olmaları hasebiyle incir ve zeytine yemin edildiğini zikrederler.Biz bu iki meyvenin zahir özelliklerinden yola çıkalım,bakalım batın boyutunda hangi anlamlar karşımıza çıkacak?..
    a-İncir;çok çekirdekli-Zeytin tek çekirdekli: İncir Kesret(Çokluk Alemine) işaret ediyor.Tek meyvede yüzlerce çekirdek barındırıyor.Zeytin ise tek çekirdekli.Zeytin bu haliyle ilk planda Vahdet Alemini (Teklik-Tevhid Boyutunu) çağrıştırıyor.
    Kesret;yaşanacak boyutların ilki.Yaşadığımız alem;kesret alemi.İnsanın kendini içinde hazır bulduğu ilk boyut kesret.O sebeple önce İncire yemin ederek sure başlıyor.Vahdeti temsil eden zeytin,incirden sonra geliyor.Burada gizli bir hedef koyma ve yönlendirme söz konusu.Adeta Rabbimiz,yürümemiz gereken yolu çiziyor ve:”Kesret boyutunda kalmayın,kesret içinde vahdeti bulmaya çabalayın.Hedefiniz Tekliğe ermek olsun”,diye gönlümüze hitap ediyor.
    b-İncirin kullanımı,fayda alanı dar-Zeytinden çok yönlü istifade edilir:İncirin çok boyutlu kullanımı yok meyve ve tatlı olması dışında...Kesrette;Hakikatten alacağınız çok bir şey yok.Tek boyutta kalır, dar bir pencereden bakarsınız.
    Zeytin öyle mi ya? Sofrada gıda olur.Yemeklere yağ olur.Hatta sabun olur da pak eyler insanı...Ve insanın kullanımına sunulan eşyayı...
    Vahdete ermeye bakınız!...Bir ererseniz o sırra ne boyutlar açılır sizde!...Ne farklı manalarla projektör olursunuz kendinize ve insanlığa...Vahdete erince sabunlanmış gibi temizlenirsiniz Şirkten. Arınırsınız.
    Arınmakla kalmaz çevrenize de arıtıcı olursunuz...
    İncirden yedikleri için Adem ve Havva’nın dünya boyutuna düştükleri de zikredilir.Kesret boyutu,en alt boyuttur.Kesret,cennet yaşamından uzaklaşmak demektir.Kesret,aşağıların aşağısıdır.
    c-İncir;dalından alınıp,doğrudan kullanılır-Zeytin;birtakım işlemlerden geçmeden kullanılmaz: İncir olgunlaşır,toplanır,gıda olur.Zeytini dalından alıp da yiyin bakalım,yiyebilirseniz.Isırmanızla çıkarmanız bir olur.Zeytin,bir takım işlemlerden geçmeden yenmez..Sıkılır yağ olur,eritilir ateş görür de sabun olur...
    Kesreti yaşamak kolaydır.Dalından alıp incir yer gibi rast gele kesret boyutunu yaşarsınız.Ne düşünce lazım,ne duygu,ne akletme!..Bedeni boyutta nefsiniz ne diyorsa onu yapar,yuvarlanır gidersiniz.
    İçgüdülerin yaşamıdır Kesret. Hırs,öfke,takıntı,haset sahibi,dedikoducu insanların basit hayat tarzıdır.
    Vahdet öyle mi?!..Vahdeti öyle ucuza vermezler insana.. Vahdet lezzetine erebilmeniz için bir takım aşamalar görmeniz lazım...Sıkılacaksınız önce...İmtihanlar göreceksiniz...Belalar kuşatacak sizi.Sonra biraz da yanacaksınız ki,nefsiniz erisin şöyle..Nefsiniz sıkılıp eridikçe RIZA yağı çıkacak özünüzden.
    Ne lezzetlidir o yağ!...Neye katsan tadına doyum olmaz.İbadet de,hayat da tat vermez Rızasız.Yağsız yemeğin yavan oluşu gibi.Rızaya erince,kemâlâta yol açılır,insan-ı kamilden ışık alınır.
    Rızaya erene Rabbinden selam gelir.(Yasin-58)Selam; kurtuluş,selam; barış, selam, iç huzuru,selam; kendiyle barışık olmak demektir.Cennetin kapısındaki meleğin adı RIDVAN;Çok hoşnut,çok razı olmuş kimse anlamına gelir.O halde;Razı olan yaşar dünyada cenneti…
    Erimek için ateş,yağ çıkarmak için sıkmak gerek.Ateş;aşk,sıkmak;çiledir.Zeytini korumak için salamura şart sonra.Tuz yani,acı şeyler yani...Vahdet bilinci diri kalsın diye sürekli bela lazım desek çok mu ileri gideriz? Mevlevi dervişler ayrılırken birbirlerine:“Belân Bol Olsun Kardeşim” derlermiş.Vahdet yaşamını en üst düzeyde yaşayan Nebi-Rasüller en fazla belaya uğrayan kimseler olmuşlar.Yurtlarından sürülmüşler,savaşlar yapmışlar,hatta can vermişler o uğurda.Sonra Veliler çekmiş bu ıstırapları.
    Yanmışlar, kavrulmuşlar, erimiş benlikleri…Yananlar ve ıstırap çekenler çağlar ötesine ışık saçmışlar.
    Aşk deyince Mecnun’u, İnsan Sevgisi deyince Mevlana’yı konuşuyoruz asırlardır.Onlar benliklerini rafine ederek özü bulmuşlar.Rafine için ateşe,darbeye,bin bir işleme maruz kalmaya gönüllü razı olmuşlar.
    Kesretten vahdete geçişin doğası bu.Çile-Ateş-Istırap ve Bela.Onlar olmadan hakikati kavramak,işi tıkırında giderken Hakka ermek neredeyse hiç görülmüş değil!...Hasret,ayrılık,dert çoğaldıkça artarmış aşk ateşi.Ateş arttıkça pişer,yandıkça olgunlaşırmış insan.
    Veysel Karani yıllarca yanmış Rasül diye.Medine’ye gelmiş görememiş Onu.Görse dayanamazdı belki de.Ama ayrılık ateşi onu öyle bir noktaya getirmiş ki; Rasül, sahabesine:” Benden sonra Veysel size gelecek,duasını almaya bakınız!” buyurmuş. Hz.Ömer günlerce beklemiş Veysel’in gelişini…
    Yananlar,ayrılık çekenler ilham olmuş nesillere..İnsanlığın vazgeçilmez gıdası olmuş Evliyalar-Aşıklar Silsilesi…
    c-İncir;yeşilden kahverengiye dönüşür-Zeytin,yeşilden kahverengiye,kırmızıya,siyaha dönüşür: İncir yeşil olur dalında.Saklamak isteyince kurutursunuz,kahverengiye dönüşür.Varacağı boyut bellidir.
    İki rengin ötesine geçemez incir. İkilikten çıkamaz yani.
    Kesrette kalan ya tek düze bir yaşam sürer,yada ikilemler içinde zihinsel-bedensel bocalamalarla ömrünü yok yere hebâ eder.Stres,bunalım,isyandır ikilik.İslam literatüründe Şirktir adı.
    Zeytin önce yeşildir.Rızanın,Nübüvvet kemalatının rengidir yeşil. Rızaya ermek ilk aşama.Yeterli mi?..
    Değil! Ya ne lazım?!..Kırmızı lazım...Yanmak lazım kızarmak için...Gül de kan kırmızısı ya...Şehadetin rengi de kırmızı.Aşkın rengi de..İşte ondan lazım..Vahdete adım atan;bu aşamalar için yola çıkmış demektir...Önce Rızanın yeşili,sonra Aşkın kırmızısı,sonra da yangın sonrasının,hiçliğin Simsiyahlığı...
    Neyin rengi Siyah? Kabe'nin!..Siyah Velâyetin rengi.Vahdete erenin rengi.Belki de SIBĞATULLAH=ALLAH BOYASI siyah.Benlikten geçip,hiçlikte hepliği yaşayanların rengi.Siyah örtülü Kabe’nin Sarı sırmalı kuşağı var alnında.Zeytin yağı da saf sarı!..Bakara Suresinde Rabbimizin Yahudi zihniyetine sahip kişilerden kurban edilmesini istediği sığırın rengi de açık, parlak,görenlere sevinç veren bir sarı. (Bakara-69)
    Sarı Sığır; içimizde bizi durmadan yiyerek,tıkınarak semiren nefsimizden başkası mı ki?!..Yahudi zihniyeti;dünyaya dönük yaşamın sembolü.Dünyaya dönük yaşayanın,dünya dünya diye feryat eden nefsi boğazlaması o kadar zor ki!..O boğazlanmaksızın Vahdete ermek de mümkün değil.
    Aslında tamamen ölmesi de istenmiyor.Ölmesinden ziyade kontrol altına alınması emrediliyor.Islah edilmiş Nefis,Vahdeti yaşarken de lazım olacak.Ama ölçülü olmak kaydı ile.Kabe’nin siyahına nispetle sarı sırmalar ne kadarsa işte o kadar nefis yeter yaşamak için…
    ….
    İncir;kesret sembolü.İncir;ilk günahı,ilk düşüşü çağrıştırıyor.Zeytin;Vahdet sembolü.Varılacak bir hedefin timsali.İncir;tek düze-ikilemli bir yaşam.Zeytin;aşamalı bir eğitimin,tedrici gelişimin simgesi.
    ….
    Kesret;aşağı bir boyut ama o da Sünnetullah(Allah’ın Sistemi) gereği..Kesreti küçümsediğimiz, aşağıladığımız sanılmasın. Cenab-ı Hak İncire yemin etmekle tıpkı incirin yüzlerce çekirdeği içinde barındırıp BİRleştirmesi gibi kesret boyutunda vahdetin yaşanabileceğini de ima ediyor.
    Kesret önemsiz bir boyut olsa;dünya hayatı olmazdı.Dünya ve ahiret boyutlarının var olması da imtihan sırrının bir gereği(Mülk-3).Vahdet ne derece ideal ve ölçülü ise;Kesret de aynı,o derece mükemmel bir boyut.Hatta vahdete kesretten gidiliyorsa,İncir zeytinden öne alınıyorsa,çok çok mükemmel ve önemli bir boyut.Kesret boyutunda yaşamakta olduğunu fark eden insan,Vahdete yönelme arayışı içine girecek.Ama nerede aranacak vahdet?..Ötede dışarıda mı?..Yoksa içte,özde mi?
  • Eğer şimdiye kadar başımıza gelenler bize bir şey öğretmediyse, bundan sonra bildiklerimiz hiç işe yaramayacaktır.
  • .....
    Sigaramı yak birlikte at arabalarını düşünelim.
    ....