• KÖPRÜNÜN ÇOCUKLARI
    Güneş karşı dağlardan çıkarken yavaş yavaş
    Köprüde görülüyor hararetli bir telaş
    Kemerlerden geçerken zerzevat kayıkları
    Sislere gömülüyor Marmara açıkları.

    Yeni gelen bir vapur çalıyor tiz bir düdük
    Yanaşarak köprüye alıyor bir öpücük
    Köprü yangınlığıyla bu hoyratça busenin
    İnliyor tatlı tatlı... İnliyor derin derin...

    Ufacık bir istimbot ötüyor canavarca,
    Bu sesle sarsılıyor köprü dakikalarca...
    Artık o da uykunun zincirini kırıyor...

    Bu ihtiyar haliyle köprü barındırıyor
    Nice sefil muhitin, sefil çocuklarını...
    –Akıntı sürüklerken karpuz kabuklarını,
    Mavnalarla dolarken boş kemerlerin altı–
    Dubaların üstünde yığın yığın karaltı
    Görülüyor ki, bunlar köprünün çocukları;
    Bunlar işte hayatın, bugünün çocukları...
    Bakın! .. Birisi yana eğerek kasketini,
    Güneşe yalatıyor kabuk tutan etini...

    Kimbilir ki bu çocuk ne işler işleyecek? ..
    Belki üç kuruş için birini şişleyecek,
    Yahut bir mağazanın delecek kasasını,
    Bu vaka artıracak mücrim piyasasını:
    Hemen kolundan tutup atacaklar hapse...

    Fakat ya onun cürmü tamamen bizdeyse?
    Çünkü o, cemiyetin, bizim mağdurumuzdur,
    Onu bu hale koyan bizim kusurumuzdur...
    Biz şüphelenmiyoruz mesuliyetimizden,
    Fakat böyle sürünen bu çocuklar da bizden...
    Bu zavallıların da kanı ve eti bizim,
    Bu çocukların bütün mesuliyeti bizim...

    Bir parça düşünelim biz de vazifemizi...
    Çünkü bu nesil yarın tel'in edecek bizi...
    Bu biçare sürüyü geliniz kurtaralım!
    Biz onları bir öz kardeş gibi saralım...
    Onlar kendilerine açılan bir aguşa
    Nasıl atılacaklar bilseniz koşa koşa...
    Ah! Onlar tutunacak birer el arıyorlar,
    Bize yalvarıyorlar! .. Bize yalvarıyorlar...
    Sırayla oturmuşlar dubanın kenarına
    Güneş hayat veriyor köprü çocuklarına...
    Sabahattin Ali
    Sayfa 75 - Yapı Kredi Yayınları
  • Bir kadının kalbi ne zamanla değişir ne mevsimlerle değişir. Bir kadının kalbi uzun süre can çekişir ama asla ölmez. Bir kadının kalbi erkeğin savaşmak ve orada kıyım yapmak için seçtiği tarla gibidir. Ağaçları söker, otlarını yakar, kayaları kanıyla kirletir, toprağına kafatasları kemikler ekler, ama bu tarla yine dingin ve uysal kalır, zamanın sonuna kadar ilkbaharlar, sonbaharlar gelip geçer bu tarlanın üstünden! Oysa şimdi, ok yaydan çıktı, ne yapalım söyle bana! Nasıl ayrılalım, nerede görüşelim bir daha? Aşkı bir gece kalıp, sabah giden yabancı bir konuk gibi mi kabul edelim? Yoksa, bu duyguyu uykuda uyanan, uyanıklıkta kaybolan bir düş gibi mi düşünelim? Bu haftayı, yerini gerçekliğe bırakmak üzere çok hızlı geçmiş bir sarhoşluk saati olarak mı farz edelim?
  • İnsanın gönlüne hangi tohum düşerse, onunla yer içer, onunla nefes alır, beraber büyürlermiş o tohum ile...
    Yıllar öncesinden de böyle içinde büyük bir boşlukla, yitirdiğini ararmışcasına bir çaba içindeydim. Neyin çabası bu neyi istiyordum ya da kaybolan hangi ânımdı.
    Neden ân?
    Neden bir eşya, bir insan, bir makam-mevkii, ya da sevdiği bir hayvan ya da bir bitki bile olabilir...neden bunlar değil de ân dedim.
    Çok basit!
    İnsanlar yaşadıklarıyla vardır, yaşayamadıkları kadar da eksik... Yaşananlar anların bir bütünü olduğu halde demek ki bizim yaşadığımız hayat da ândan ibâret... Ândan öncesi, sonrası yok...an bu an... nefes aldığımız zaman... başka hiçbir vakitten sorumlu değiliz.
    İşte bu sorumlu olduğumuz zaman dilimleri bizlere öyle işaretler veriyor ki, "eksiğin burda, gel tamamla" der gibi; güzel imkanları karşına çıkarıyor. Değerlendirirsen eğer kıymetli dostluklar oluşturabiliyorsun. Dostluk öyle her önüne gelene "ben burdayım" demez elbette. Onu yüreğiyle aramaktır gaye... Yüreğinin bulduğuna inanmak, güvenmektir çare... Razı olursun çünkü onu kalbinle bulduğun için kendin gibi saymışsındır. Kısacası kendinden bir parça gibi kabul edersin, kusurunu görsem bile hep kendinle ölçersin. "Acaba ne yaptım?" diye davranışlarını sorgularsın, düzeltmeye çalışırsın, olmadı kavga edersin, hem de hiç çekinmeden... Çekinmezsin çünkü incinmez çünkü "ben onu incitmem ki" dersin. İncinmez çünkü "kendime söyleyeceğim şeyleri söylüyorum ona...insan kendi kendini incitir mi?" diye düşünürsün...
    Onu öyle bir yere koyarsın ki onsuz bir adım atamaz, onsuz nefes alamaz, o olmadan yaşanmaz sanırsın. Rabbimin herkese nasip olamayacak kadar değerli ve en güzel armağanı; iç dünyana ayna olarak kabul eder, kendimi lütuflandırılmış hissedersin. Gerçekten de öyledir dost... Tüm eksik kalmış anlarını onunla tamamlar, onda gördüklerinle tamamlanırsın. Kâinatta gördüğün her şeyin nazarı bile değişir onun sözleriyle... Bir başka güzeldir duyduğun her nâme şimdi... Sanki bir güvercinin kanat çırpışı kadar özgürdür, hafiftir duygular ama bir o kadar da heyecanlı... Yetiyordu sana, kimseyi görmez ki gözün... Kimseyi dinlemez, kimsede dinlenemez olmuştur yüreğin... hem de hiç kimsede....

    Hani derler ya, insan en çok kıymet verdiğini erken kaybedermiş diye. İşte kum saatinin son kalan kumları gibi bu güzel günlerin bitmesinin zamanı da gelmişti.
    Yok!
    Yoktu artık. Günlerin soluksuz, nefessiz, susuz aç biilaç geçmekte...ne sesini duyabilirsin, ne de duyurabilirsin. Ellerin çaresiz bekler yokluğunu...gökyüzüne bakmakla biraz azaltabilirsin hasretini... Yoktur artık hiç aklına gelir miydi; seni sensiz bırakacağı, o ışıklı anları bir anda insafsızca karanlığa çevirebileceği... Gelmezdi elbette gelmezdi ama bu bir gerçekti ve dönüşüm başlamıştı.
    Evet dönüşüm.. kolay değildi elbette kolay değildi ama gerçekleşmesiyle yeni bir hayatın yeni ama hep zaten varolan, hep seninle nefes alan, seninle büyüyen, seninle yaşlanıp, seninle ölecek olan bir dostun farkındalığı ile dönüşüm tamamlanmıştı. Aslında bütün o hisler kendi eksik kalmış, kalbi duygularının hep aradığı şeylermiş. Kalbinden başka dost yokmuş meğer. Kalbinle gördüğün her insanın içinde bir dostluk duygusu yatarmiş. Bakışların yürektense eğer, bir güzellik varmış illaki gördüğün her şeyde... Kulakların duyduğunu bile güzel anlayışın süzgecinden geçirdiği, takdirde o sesten ibret bile alabileceğin ve hatta hayatına nakşedebileceğin sözler geçebilir hayatına...kimbilir...

    İşte Sevgili Dost,
    Bir fâni dost, seni buldurdu beni... Seni buldurdu ey kalbim! Sen bu dünyada dostu olmayanların hiç gitmeyecek dostu, ne olursa olsun hiç gücenmeyecek en güvenli limanısın. Seni bulanlar kıymetini bilsin, bulmak isteyenler, iyilikten hiç vazgeçmesin...çünkü kalbine göre bulacaksan değsin aramaya... Bulamayanlar ise... Bilmiyorum ne desem aynısı ben de mevcut! Ne yapacaksak önce kendi açımızdan düşünelim ne varsa... Bütün davranışların karşı tarafa gideceğini bilsek bile sonra aynı şekilde bize döneceğini unutmamalıyız. Hep iki düşünüp bir yapmalıyız. İçimizdeki ses yaptıklarımızla endeksli ki, kulak verdiğimiz bu sese güvenmek için de onu güvenilir bir kalp kılmalıyız öyle değil mi?.. Sevgi kalpten gelse de hal ve tavırlarımıza ölçü getirirsek kalbimize yardımcı oluruz, vermeyince ne bekleyebiliriz ki kalp olsa bile...
    Belki içinizde o fâni dost noldu unutuldu mu diye aklından geçirenler olmuştur:) Unutulmadı tabii ki, unutulan bir dostun vefasi gerçek dostu bulmak olmazdı. Her zaman aklıma gelir. Herkeste bir parçasını bırakmış gibi unutulmamak adına... Her yaşantıda bir anısını hediye etmiş gibi hep beraber olalım diye... Sanırım dostluk bu kadar güzel olsa gerek ki, özlemi de o nisbette -acı değil- tatlılıkla kendini farklı kılıyor. O anları bir şeylerin cağrıştırması ise yüzünde samimi bir tebessümü hep baki kılıyor...

    (Kıymetli yazarımız Ali Ural'ın Posta Kutusundaki Mızıka adlı kitabında böyle bir inceleme paylaşmak isterdim ama demek oluyor ki geç kalmışım hepimizin her şeye geç kalışımız gibi... Demek ki nasip bu anmış, bu yazıyı yazmak için tamamlandığımız vakit bu vakitmiş.)

    Bir fâni dosttan armağan kaldı, bir baki dost bana...
  • "Bozuldu bak, dünyanın ezberi
    Ağaçlar bile şaşırıyor günleri,
    Düşünelim bakalım;
    Bir şey vardı, o neydi?"

    İbrahim TENEKECİ
  • 1989 yılı…Türkiye ilk defa pizza dükkanlarıyla tanışır.Türkiye’ye birkaç dükkan açarak pazarın nabzını yoklayan ünlü marka aldığı sonuçla şoka girer. Bekledikleri gibi olmaz.Boğazına düşkün olduğu için pizzayı seveceğini düşündükleri Türk tüketicisi, pizzayı sevmez.Dükkanlar kapatılır.Geri dönülür.
    1991 yılı.Murakami-Wolf-Swenson Productions’ın ürettiği bir çizgi film dünyada büyük ilgi görür.Yapımcı şirket Türkiye’deki bir özel kanala bu çizgi filmi teklif eder.Kanal şaşkındır, fiyat gerçekten olması gerekenin %10’udur.Adeta kapandaki peynir gibi duran bu teklifi kaçırmaz özel kanal.Yayınlanmaya başlar.Çizgi film Türkiye’de de çok tutulur.Oyuncakları, rozetleri, kartpostalları, defterleri ve kitap kapları ile müthiş bir pazarlama da beraberinde gelir.
    1994 yılına gelindiğinde çizgi film  milyonlarca çocuğu ve genci etkisi altına almıştır.Bu çocuklar tuhaf bir biçimde annelerinden pizza pişirmesini istemeye başlar.Türk anneleri pizzayı nasıl yapacağını bilmez.Talep gitgide artar.Derken pizza zinciri dükkanlarını yeniden aktif hale getirir, yeni dükkanlar açar.Çocuğu yemek yemeyen anneler mecburen pizza sipariş eder.Liseli, üniversiteli gençler arasında bir itibar nesnesi haline gelir. Türk mutfağının demode lahmacunu, pidesi terk edilmiş, gençler gruplar halinde pizza dükkanlarına gider hale gelir.
    Tesadüfen (!) pizza talebini patlatan bu çizgifilmi çoktan tahmin ettiniz değil mi?Bravo! O çizgi film “Ninja Kaplumbağalar”!O pizza zincirini de tahmin ediyorsunuzdur,onu da buraya yazmayayım.
    Şimdi o çocuklar büyüdü, çizgifilmi ilk izleyenler 30’larına geldi.İlk jenerasyon genç evli, yeni nesil aile oldu.Onlardan sonraki jenerasyon şimdilerde üniversite öğrencisi, ya yurtta ya da öğrenci evinde kalıyor.İlk jenerasyondaki evliler evde yemek pişirmek yerine sık sık şöyle diyor : “Pizza mı söylesek?”Bir sonraki jenerasyon da yurt odasına ya da öğrenci evine neredeyse her akşam pizza sipariş ediyor.
    İşte algılarımız böyle yönetiliyor.20-30 yıllık stratejiler çiziliyor, uygulanıyor.Bizim eğlenceli diye izlediğimiz masum çizgifilmler, diziler, sinema filmleri birtakım fikirlerin beyinlerimize çok daha hızlı zerk edilmesini sağlayan katalizörlerdenibaret.Ve emin olun, bu bilinçaltı pazarlamacıları, bu algı sihirbazları bize sadece pizza yedirmiyor…
    Bu sadece bir örnekti, her Amerikan filminde Apple bilgisayarların görünmesi bugünkü Apple çılgınlığının temeliydi.Her filmde sabah işe giderken elinde Starbucks kahve ile koşturuyor olması bugün bir kahveye 15 lira ödüyor olmamızın müsebbibi.Afrika’da ayağında ayakkabı olmadığı için pet şişe bağlayan Afrikalı gençlerin elinde içine su doldurulmuş Coca-Cola kutularıyla gezmeleri ve bununla sınıf atladıklarını düşünmeleri de yıllardır Coca-Cola’nın yaptığı “MUTLULUK” reklamlarının sonucu. Gerçekte mutlu olmayanlar içtikleri içecekten mutluluk akıtmaya çalışıyor işte, başka bir şey değil.
    Biz hatırlamayız ama babalarımızın hayranı olduğu Western (Vahşi batı) filmlerindeki karizmatik kovboyu. O kovboyun ağzındaki Marlboro sigarayı babalarımız bugün hala bırakabilmiş değil. Etkiye bakar mısınız?İşte bu yüzden unutmayalım;Bize sunulan görüntülerin, reklamların, film ve dizilerin %99’u bir amaca hizmet ediyor.İnanmadan, etkilenmeden, kendimizi kaptırmadan önce iki kere düşünelim.
    “Bütün uyuyanları uyandırmaya bir tek uyanık yeter” diyordu Malcolm X,Uyanık olmayana pizzayı da yedirirler, kolayı da içirirler üzerine de bir sigara yaktırırlar…Afiyet olsun!
    Ömer Ekinci
  • Düşünelim bakalım;
    Bir şey vardı, o neydi?
  • Suç ve ceza..
    Insanlık tarihinde suç hep vardı. Yeryüzünde işlenen milyonlarca suç vardır herhalde. Ve bence her suç kendine özgüdür. Taraflar hep başka, koşullar, sebepler hep farklıdır.
    Peki ya ceza? Cezanın alanı daha dar. Ya fiziksel bir yaptırımla cezalandırılırsınız, Ya da vicdanınız size en büyük yargıç olur.
    Bir de şöyle düşünelim; bir suç işlediniz fakat bunun bir suç olduğunu vicdanınız kabul etmiyor, başınıza gelen tüm felaketlere, tüm yargılamalara karşın yaptığınızdan bir an bile pişmanlık duymuyorsunuz!
    Işte Suç ve Ceza insanlığa yaşatılan haksızlığa dur demenin kitabıdır. Düzene sessiz kalamayan Raskolnikov'un baş kaldırılışının kitabıdır. Ve bu yüzden etkisi büyük, her dönemin kitabı olmayı başaran bir başyapıttır.
    .
    Bana bir yalan söyle, ama bu yalan senin olsun, senin uydurduğun bir şey olsun, alnından öpeyim! Kendine ait bir yalan, başkalarına ait gerçekleri tekrarlamaktan belki de daha iyidir.