• Aksam geç bir saatte masama küçük bir not ile bırakılmıştı bu kitap...
    Günün yorgunluğu ile uyumuş bulunup sabahın ilk ışıkları ile kahvaltı arasında bir çırpıda okumuş bulunduğum bir kitap...
    Akıcı cesurca bir kalem...
    Bir dönem mustehcen içerik nedeni ile yasaklanmış...
    Kadının adı yok... hangi cografyada var ki...
  • Kızlarında güçlü olmaları gerek. Ve ben artık çok güçlüyüm..
  • Nerelerden başlasam kalaylamaya?
    Kalaylamak kelimesini pek bir kullanır oldum, aslında peşkeş çekmek daha çok hoşuma gidiyordu ama maalesef aynı anlamda değilmiş, çok geç öğrenmiş oldum.
    İlkin kitabın diliyle ilgili İlber Ortaylı'nın (her ne kadar kendisini artık dalkavuk bulsam bile) yorumunu şuraya bırakıyorum:

    https://www.youtube.com/...Gw15sWiw&index=4

    Sonrasında da Sayın Akpınar'ın hem kitabın dili hem Pamuk'un varoluşsal yorumunu
    şuraya iliştiriyorum:

    https://www.youtube.com/...Gw15sWiw&index=3

    Ve son olarak Şık'ın sorgulayıcı yorumunu ekliyorum:

    https://www.youtube.com/...Gw15sWiw&index=2

    Eveeeet, şimdi bu üç kişilik, genel kitlenin sevdiği tipler diye düşünüyorum, yanılıyor olabilirim çünkü artık bu ülkenin davranışlarından asla emin olamıyorum.
    Biri Türkiye'nin profili için önemli bir tarihçi, bir diğeri senelerce benim kuşağımı hem güldürmeyi hem ağlatmayı başarıyla becermiş bir oyuncu ve öteki haksız yere içeri tıkılmış bir gazeteci. Baktığımız zaman toplumsal basamakları birbirinden farklı insanlar ve bir şekilde Nobel ödüllü bu yazarı eleştiriyorlar. Eleştirmelerinin sebebi bu Kürt, Ermeni probleminden çok dil ve cesaret problemi aslında. Açıkça konuşmak gerekirse Pamuk'un takındığı bu tavrı veya Türkiye'yi dünyaya nasıl gösterdiğiyle pek ilgilenmiyorum. Evvelden de sevmezdim kendisini.
    Pamuk Fransız gazetesi olan Le Monde'da şöyle demiş: " Türkiye'de 1 milyon Ermeni ve 30.000 Kürt öldürüldü ve bu ülkede bundan söz edebilen tek kişi benim!" Bu demece baya bir güldüm ve benim gibi okuyan birçok Türk'ün veyahut Türkiye'de yaşayan insanın güldüğünü düşündüm. Bir etnik kökeni savunmasam bile Pamuk'un Türkiye'de dönen olaylardan haberdar olup ondan sonra bu cümleyi kurmasını dilerdim. Zira Türkiye sadece onun söyledikleri sayesinde var gibi konuşmayı kendine görev edinmiş. Bu sığlık İsveç'in gözünde başarılı olmuş ve tüm dünyaya başarısını duyurmuş bir yazar için inanılmaz aciz bir durum.
    İsveç'in gözü demişken, Nobel Edebiyat Ödülü'nü veren İsveçli aile o sene kötünün iyisini seçtiklerini söylediler ama bunu kimse takmadı. Peynir ekmek gibi sattı Pamuk.
    Ben neden bu kitabı okudum? Üniversitedeyken tüm sınıf Pamuk'a karşı sadece bir önyargı değil aynı zamanda da nefret besliyorduk. Çok ilginçtir ki biz edebiyatçılar olarak utanmadan kitabını okumamış, havadan sudan yorumlara kulak asarak yazarı eleştirmiştik. Hocalarımızdan biri bu tutumumuzu görüp elinde beyaz kaplı bir kitapla sınıfa girdi ve açtığı sayfayı arkadaşlardan birine okuttu. Okuduğu pasaj Pamuk'undu, yani birçoğuna göre güzel, bir çoğuna göre yavan bir yazarındı. Hoca kitabı kaplayan A4'ü çıkardığında kimin karakterinin ve düşüncelerinin asla değişmeyeceğiyle ilgili aramızda şakalar yaptık. O, bize Pamuk'u sevdirmek için yapmıştı bunu, ama yarı yarıya etkili olabilmişti, etkilenen diğer yarının Çağrı hocanın etkisiyle beğendiğini düşünüyorum çünkü o bir edebiyat hocasıydı ve kötü olan bir kitabı okuyun diye bize denetmezdi. Tabi psikolojik bir testten de geçmiş olduk böylece.
    Pamuk ile olan alengirli hikayem işte böyle başladı. Sonra gene üniversiteden çok çok sevdiğim ve inanılmaz yakın olduğum bir arkadaşım bu kitabın çok güzel olduğunu ve mutlaka okunması gerektiğini söyledi. Onun zevklerine güvenir, bilmediğimiz bir yere yemeğe gittiğimizde verdiği siparişin aynısını verirdim. Kitap bittikten sonra onun bir kızıl fetişi olduğunu ve bu yüzden Pamuk'u sevmeye başladığını düşünmeye başladım. Ne yazık ki bunu ona itiraf ettirip, bilincine girmek benim için zor olacak ama daha fazla zehirlensin istemiyorum.
    Kitapla ilgili hikayelerim bu kadar. Buraya kadar kafa şişirdim, biraz düşüncelerimi söyleyeyim; dili çok kötü. Poposu primalı (bu bir reklam değildir.) dünkü Emrah Serbes'in Türkçesi bile bu heriften daha düzgündür yahut o uzun cümleler kurmaya çekindiğinden daha doğrudur diyeyim. Ki sevmediğim o hoca var ya, Teke Tek programında kuru pastaları löp löp götüren, der ki: "İlla okuyacaksanız çevirisini okuyun, çünkü orjinal dilden ikinci dile çeviri yapılırken yazım yanlışları, anlam kaymaları vb. şeyler muhakkak düzeltilir." Ben de tercümanları kelimeleri ve cümleleri ameliyat eden doktorlar gibi görmeye başladım ve bu bakış açısı inanılmaz hoşuma gitti. E-Kitap falan bulduk bir şekilde İngilizcesini. Karşılaştırıyorum; kesinlikle okunacaksa Türkçe'den okunmamalı.
    Gelelim temaya ve menopozlu bir kadında bile olmayan Pamuk'un gelgitlerine. Şu "babalık" mevzusu Türkiye'de biraz "Höt! Sus! Otur!" gibi işliyor. Babalarımız ne kadar sıcak insanlar olsa bile "baba" sıfatını taşıdıkları için bir yerden sonra saygı çizgisini çektiğimiz insanlar. O yüzden bizler bu konudan söz etmeyi çok sevmeyiz. Daha doğrusu bu korkuyu veyahut hissi yaşayan insanlar söz konusu babalık olduğu zaman bir adım geriden gider ve BENCE kelimelerini özenle seçerler. Ne kadar tanıdığım erkek arkadaşım varsa mutlaka akıllarında kalan bir baba fırçası var. İnsanlara babanla ilgili anılarınızı anlatın dediğim zaman azar yedikleri anıları anlatırken, anne ilgili konularda bu anlatı 2. seçim oluyor.
    Şimdi Pamuk bunların yaşandığı ülkede çok güzel bir konuya parmak basmış. Babalarımızla aramızdaki ilişkiyi kavrayabilme konusu ve bu konuyu o kadar çok yönlü anlatmış ki, illa ki o çok yönlü karakterlerden birinde kendinizi buluyorsunuz. Mesela ben babamın sürekli uzakta olmasını ortak bir yön olarak gördüm ve bu yüzden ona öfkeleniyordum. Şimdiiii, bu biraz faydacı bir tutum. Kitap bir yerden tutmazsa başka bir yerden tutar kafası. Benim çok hoşlandığım bir tutum değil, çünkü kitabı satma kaygısını hissediyorum ve çok ticari buluyorum. Bu tarz davranışlar işin içine girince, kitaptaki ticari kaygıyı hissettiğiniz vakit yazarın samimi olmadığını anlıyorsunuz.
    Gel gelelim şu destan, mit veyahut efsane konularına. İki adet efsaneyi alıp Doğu ve Batı olarak ayırdıktan sonra arasında ayrım yapmak Pamuk gibi evrensel Nobel Ödüllü bir yazara yakışmadı diyeceğim ama zaten ticari kaygı güttüğün her an taraf ne olursa olsun bir yerlere geçirmekten çekinmiyor. Bir gün Kürt haklarını savunurken, başka bir gün kitabında tüm Kürtleri kötü bir sıfat altında toplayabiliyor. Bu kitapta buna şahit olacaksınız. Pamuk size Cem'in üniversiteden arkadaşı olan "Doğulu" Murat'ı, tüm doğulular gibi kurnaz ve kolaycı olarak tanıtacak. Doğu ve Batı olgularını ele aldığında da yaptığı şey farklı değil. Bu kitabında Batı'nın "ahlaksız" efsanelerini eleştirirken, Batı'nın verdiği para ödülünü gönül rahatlığıyla harcayabiliyor. Neden mi? Ben size hemen söyleyeyim savunmasını; çünkü Batı'da insan haklarına önem veriliyor. İki gün sonra Almanya'nın almadığı Suriyeliler'den söz ederken iki kuruşluk para gibi Avrupa'nın İnsan Hakları'nı harcayacak ama, demedi demezsiniz. Buraya yazdım.
    Cinsiyetçiliğin hat safhada olduğu, kadının bu kadar aşağılandığı bir kitap olarak ele aldığımda, Pamuk'un kafa sağlığından şüphe ediyorum. Sorsak: "Neden bu kadar sapkın yazdınız?" desek, "Türkiye'nin gerçekleri" der. Bilmiyorum tabi tüm kırmızı saçlı kadınlara orospu item'ı atamak Türkiye'nin kaderinde mi vardı? Ayıbı örtmek mi gerekti? Yoksa açığa çıkarmak mı? Bunları Nobel'i alan adama sorduğumuzda Le Monde gazetesine verdiği demeçteki gibi cesur davranacak, ama Montaigne'nin 16.yy'da her şeyden korktuğu gibi dizleri titreyecek.
    Pamuk'u kesinlikle cesur bulmuyorum. Tamamen yararcı ve ticari kaygısı olan bir yazar olarak görüyorum. Eğer cesur birilerinden söz edecek olursa Duygu Asena'nın adını anmayı tercih ederim. Orhan Pamuk'un oluşturduğu Türk kadını portföyünün aksine Asena çok cesur bir kadın.
    Bir yazar ülkeyi daha ne kadar yanlış tanıtabilir kıvamındaki sorular kafamın içinde dönerken, iyi ki Nobel'i veren adamlar kitabı İngilizce'den okumuş ve benim çektiğim baş ağrılarını çekmemiş diyorum.
    Camus ve Sartre'ın okura fark ettirmeden yaptığı bir şey vardır; onlar yazılarına verdikleri duygusuzluk problemlerini çaktırmadan metne işlerler ve sizi varoluş felsefesi kulvarında sınava tabi tutarlar. Maalesef Pamuk bunu becerememiş. Oğlun ya da babanın duygusuzluğunu anlatmış ama hep alttan bir Türk fırlayıp "Ama o senin baban/oğlun!" demiş. Bu yüzden sizi o kulvara bir türlü sokmayı beceremiyor be Pamuk'un edebiyat felsefesindeki girişimi başarısızlıkla sonuçlanıyor.
    Bir Pamuk kitabı daha okuyacağım çünkü istediğim eleştiri yapabilme seviyesine gelmek için bir tane daha okumam gerekiyor. Eğer öneriniz varsa seve seve denerim, ama Pamuk'a sadece bir kitaplık daha vakit ayırabileceğim.
    Genel hatlarıyla beğendiğim iki şeyi itiraf etmem gerekiyor. Biri Pamuk'un kitaplarında ölen meslekleri konu alması -ki bunda kuyuculuktu.- bence güzel bir yaklaşım. Bir radyoda kitap söyleyişinde duymuştum ve bunu devam ettirmeyi düşündüğünü söylediler. Diğer bir konu ise hikayenin yaratıcı olması ama benim gözümde kezban olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Klişeler olsa bile çizdiği ana hat güzel sadece ara hatlar hikayeyi klişeleştiriyor. Cezaevinde kitap yazan suçlu ya da babasını hiç tanımamış ama ilk gördüğünde öldüren masum çocuk gibi.
    Sadece bir paragrafta överek rekor kırmış ve ilk defa bu kadar uzun bir inceleme yapmış olabilirim ama inanın bana bu 10 gün çok zor geçti. Genel bir okurun seveceğini ve edebiyatçıların fazlasıyla eleştireceğini düşündüğüm bir kitap. Gerçi burada eleştirecek ya da sevecek kişinin dini ve ideolojik görüşü önemli. Ne yazık ki, bizler Türkiye'de bu iki olguya göre kitap alıyor ve okuyoruz çünkü yazarlar bu iki olgu işin içine girmeden para kazanılmayacağını düşünüyorlar.
    Şimdiden keyifli okumalar güzel kadınlar ve bir takım adamlar.
  • Acımak mı insanı sinirlendiren? Kısıtlanmak mı insanı sevgisizliğe iten?
    Özgür ve bağımsız olmak için bir canlı, bir tek canlı bile olmamalı mı insanın yaşamında?
    Özgürlüğün bedeli bu mu? Bu, yalnızlık mı?
  • Mutlu son yoktu çünkü son yoktu. Ama mutlu an vardı.
  • Huzur dolu (tekdüze), güvenli (heyecansız), rahat (bağımlı), bir yaşam istemiyorum.
  • Teyzesi bana acıyarak bakıp: “Neden evlenmiyorsunuz, seni almıyor mu?” diye sorduğunda pek çok şey kafamın içinde aydınlandı. “O değil, ben onu almıyorum” diyebilmişim.