şimdi benim şöyle bir huyum var: bazen sakin sakin otururken vahiy inmiş gibi birdenbire ayağa kalkar ve şunu okuyacağım diye kitaplıktan bir kitap seçer ve başlarım. o sırada ne kadar yarımım olduğu önemli değildir veya ne zaman düşünüp buna karar verdiğimi de bilmem. kimi zaman rutinimin yoğunluğuna uymayacak kapkalın bir kitap da seçmiş olsam kendimi okuyamayacağıma ikna edemem. kime neyin inadı bu, hiçbir zaman bilemeyeceğim.
amma velakin birkaç aydır bu huy kaybolmuş veya dondurulmuş gibi yanıma uğramıyordu ve ben ittire kaktıra kendimi okumaya mecbur bırakıyordum.
birkaç gün önce uyandım ve aniden kitaplıktan bir garip aşk öyküsü'nü alıp başladım. artık rüyamda mı gördüm neden, orası bana da muamma. ama bu saçma özellik geri döndüğü için memnunum. kitap pek güzel çıktı.
evet bunca laf kalabalığı, upuzun girişten sonra asıl mevzuya gelebildim sonunda.
bir garip aşk öyküsü tam ismiyle müsemma, garip, hüzünlü, büyük bir aşk öyküsü olmasının yanısıra aynı zamanda güzel, üzücü, tuhaf başka bir sürü unsur içeriyor. dil ve iletişimin hayattaki önemini, bağ kurabilmek için gözle görülür şeylere ihtiyaç olmadığını, mucize aranırken aslında kendi kendinin farkında olamayan kayıp insanları gördüm bu kitapta. bu kitap bana görmek için gören gözlere, duymak için işiten kulaklara, konuşmak için dile her zaman ihtiyaç olmayabilir, bazen aklınla görmen yüreğinle işitmen lazım, dedi. ihsan amcanın suskunlar'ından eflatun'u hatırladım.
sonra bu kitapta müzik var. benim müzikle ilişkim inişli çıkışlıdır, okurken de nadiren dinlerim. dün dinlediğim günlerden biriydi, henriette ve herkül'ün kavuşma sahnesinde müzik değişti ve evet bu benim dünyamda artık sizin şarkınız, dedim. sözü yok. ama anlaşmak için tüm dünyevi kalıpları yıkmış bir çiftin söze ihtiyacı da yok.
sözün özü: