Özümseyip, onun gözüyle görüp hâlinden anladığımda bir süre sonra muhatabım da durumu fark ediyor. Bakışımda, tavrımda, sesimde onu önemsediğimi, ona ulaşmaya çalıştığımı görüyor. "Bu adamın niyeti kötü değil," diyor kendi kendine. Neden ve nasıl olduğunu bile bilmeden hissediyor bunu.
Buradaki güven "kendini bırakma" değil. Karşınızdaki kişiye kendinizden bahsediyorsanız, detaylar veriyorsanız, özel hayatınızı anlatıyorsanız ona güveniyorsunuz demektir. Yoksa zaten dünyada kaç insan tam bir teslimiyetle birine güvenir ki?·Kitabı okudu
Huzurlu hissedebilmem için kendime dürüstçe, bütün içtenliğimle, "Sen elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştın!" diyebilmem lazım. Diyebildiysem, benim için sorun bitmiştir.
Kişi, hayatındaki en önemli kişinin kendisi, en önemli tanıklığın da kendi tanıklığı olduğunu fark edemezse hiçbir zaman hayatla ilişkisini doğru kuramaz.
Biliyor musunuz, bizde insanlar genellikle dede veya büyükanne olduğunda o "can"ın kıymetini daha iyi anlıyor. "Bizim torun" gibi sahiplemelerle o "can"ın üzerine titriyor. Çünkü sosyal mecburiyetlerden kurtulmuş oluyorlar, yani birer anne baba olarak içinde oldukları sosyal mecburiyetlerden.
Mesela sorumluluk kavramını ele alalım. Korku kültüründe sorumluluk sana verilmiş "görev"dir. Baba olarak ne yapman, nasıl konuşman gerektiğini kültür sana söyler. Sevgi temelli değerler kültüründe ise sorumluluk "bireysel bir seçim"dir. Baba olarak evladına karşı sorumluluğuna sen karar verirsin.
Ne var ki farkına varmadan bu değerleri umursamıyor, candan uzaklaşıyoruz. Burada kimseye suçlamıyorum, bilinçli bir süreç değil bu. Böyle olduğunun farkında değiliz. Bu da bana hüzün veriyor.