Osmanlı'ya tütün 1606'da getirilmiş. I. Ahmet zamanında, İngiliz gemicileri limana yığmışlar balyaları. Tütün tiryakiliği salgın gibi yayılıyor. Bir yandan âlimler harıl harıl 'Helal mi, haram mı, nedir?' tartışıyorlar. İngilizler, 'Bu tütün bir kısım hastalıkları şifadır' demişler. Hangi hastalıklar, ne şifası? Kahvehanelere bir tütün dumanı çöküyor ki, bugünkünden beter, göz gözü görmüyor. O devrin tütün mamulleriyle savaşan gönüllüleri, kokudan şikayet ediyor. Bas bas bağırıyorlar, 'Mahalleler kokuyor, bıyıklar, cepkenler, sarıklar kokuyor leş gibi!' diye... İstanbul'da evler ahşap. Bugünkü sigara yüzünden çıkan orman yangınları gibi, sönmemiş tütünlerden mahalle yangınları patlak veriyor.
"Ve 1623'te IV. Murad padişah oluyor. Daha çocuk. On iki yaşında! On sekizine gelip de devlet idaresini büsbütün eline aldığında, kanlı fırtınalar koparıyor. Bütün kahvehaneleri kapattırıyor. Hatta yıktırıyor. Onların yerine nalbant dükkanları, deri atölyeleri kurduruyor. Dikkat et, tütün içenlerin idam edileceğini duyuruyor. Derken, tütün içenlerin kelleleri etrafa izmarit gibi saçılmaya başlıyor. Hakikaten, bütün caddelerde, yerlerde gördüğün izmaritlerin, tütünkeş kelleleri olduğunu düşün. Her sabah, sokaklarda kırk-elli ceset! Kafaları kesilip koltuklarının altına bırakılmış, ağızlarına da tütün çubuğu konulmuş!"