Henri Troyat

Henri Troyat

Yazar
8.6/10
66 Kişi
·
194
Okunma
·
41
Beğeni
·
1.921
Gösterim
Adı:
Henri Troyat
Tam adı:
Lev Aslanovitch Tarassov
Unvan:
Rusya Doğumlu Fransız Yazar
Doğum:
Moskova, Rusya, 1 Kasım 1911
Ölüm:
Paris, Fransa, 2 Mart 2007
Henri Troyat (Lev Aslanovitch Tarassov) 1911'de Moskova'da doğdu. Tanınmasını sağlayan Fax Jour (1935) ve Araigne'den (Goncourt ödülü 1938) sonra, eski Rusya'yı yeniden canlandırdığı (la Lumière des justes, 1959-1962; les Héritiers de l'avenir, 1968-1970; le Moscovite, 1974-1975; la Gouvernante française, 1989; Aliocha, 1991) ya da bugünkü Fransız toplumunun resmini çizdiği (les Semaille et les Moissons, 1959-1962; les Eygletière, 1965-1967) geleneksel tarzdaki romanlarla geniş bir çevreye ulaştı. Aynı zamanda biyografiler (Tolstoï, 1965; Catherine la Grande, 1977; Pierre le Grand, 1979; Ivan le Terrible, 1982; Tourgueniev, 1985; Gorki, 1986; Flaubert, 1988; Maupasant, 1989) ve tiyatro piyesleri yazdı: les Vivants (1946). 1959'da Académie Française'e seçildi.
"Bu duvarı kafamla yıkmayacağım elbette; ama bu, taştan bir duvardır diye boyun da eğmeyeceğim yalnız."
Henri Troyat
Sayfa 55 - İletişim Yayınları
“Umutsuz yaşamak çok acı kardeşim. Önüme bakıyorum, gelecek beni ürkütüyor. Hiçbir güneş ışığının pırıldamadığı kutupsal, dondurucu bir atmosfer içinde gömüldüm kaldım."
Henri Troyat
Sayfa 45 - E-Kitap
Dış dünya ile her çeşit alışverişi korkunç bir biçimde yasaklanmış, arkadaştan, özgürlükten, görgüden yoksun olarak. Kapalı kutu içinde geçen bu gençliğin, duyarlığın bu yapay gelişmesinin damgasını taşıyacaktır yaşamı boyunca. "Tü­mümüz, yaşama alışmamış kişileriz," diyor kahramanlarından biri. Dostoyevski'nin kendisi de alışamadı ona hiç.
Henri Troyat
Sayfa 22 - İletişim
443 syf.
·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kısa bir süre önce, Dostoyevski’nin okumadığım kitaplarını da bitireyim artık, demiştim. Sonra okuduğum, okumadığım diye ayırmadan tüm kitaplarını kronolojik bir şekilde okuma kararına varmam sonrası, bu büyük yazarı daha iyi anlamak amacıyla başladığım bir kitap oldu Henri Troyat’ın yazdığı bu biyografi. Hayatımdaki 1-2 olay neticesinde Dostoyevski'nin yeri ayrıdır benim için. Hayatındaki büyük dönüm noktaları hakkında bilgi sahibi olsam bile daha önce hiç duymadığım birçok bilgi ile karşılaştım. Dostoyevski’yi iyi bildiğini düşünenler için bile oldukça tatmin edici bir kitap olacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Bir biyografi kitabına spoiler uyarısını çok mantıklı bulmasam bile, bazı kitaplarından küçük alıntılar da olması sebebiyle uyarımı en baştan yapıyorum. Ayrıca biraz uzun oldu, o konuda da uyarayım. Sonra “nerede bitiyor, bu yazının sonu niye gelmiyor” gibi tepkiler vermeyin. Dostoyevski’den söz ediyoruz burada. Dolu dolu bir yaşam. Biraz uzun olacak haliyle.



16. yüzyılın henüz başlarında Pinsk Prensi’nin, Dostoyevski’nin atalarından olan Boyar Danyel lvanoviç lrtişeviç'e armağan ettiği köylerden birinin adı Dostoyeva’dır. İrtişeviç’in torunları atalarının adını bırakıp bu köyün adını alırlar. Dostoyevski soyuna dair kısa bilgiler verildikten sonra, bizi asıl ilgilendiren Dostoyevski’nin, babası ve annesinin hayatlarına ve evliliklerine de şöyle bir göz gezdirerek Fedor’un çocukluğuna geliyoruz.

Dostoyevski’nin atalarının hepsi papaz iken, babası bu geleneğe karşı çıkıp evden kaçarak, doktor olur. Moskova’ya 2 km uzaklıkta geniş topraklar satın alır. Bu toprakların içinde nüfusu yüzleri bulan köylüler de vardır. Maddi durumlarında bir sıkıntı olmamasına rağmen Dostoyevski’nin babasının cimriliği tam anlamıyla dillere destandır. Kafanızda bir fikir oluşması açısından, 6 parça olan çorba kaşığı takımından bir tanesini göremediği için, yazlıkta bulunan karısına mektupla bunu soran bir adamdır Dostoyevski’nin babası.


“Kapalı kutu içinde geçen bu gençliğin, duyarlığın bu yapay gelişmesinin damgasını taşıyacaktır yaşamı boyunca. “Tümümüz, yaşama alışmamış kişileriz," diyor kahramanlarından biri. Dostoyevski’nin kendisi de alışamadı ona hiç.”

Yoksullar hastanesine bağlı bir yapıda oturan Dostoyevski ailesine, baba, evde adeta bir diktatör gibi terör estirmektedir. Yaz ayları hastaneden geldiğinde yemekten sonra iki saat kestiren babanın başında, kardeşler sırayla sinekleri kovmak amacıyla nöbet tutar. Eğer nöbetçilerin dalgınlığına gelip de sinek babayı rahatsız edip uyandırırsa, evde tam anlamıyla kıyamet kopmaktadır. Babanın öğle uykularında zorunda kalınmadıkça konuşulmaz, ille de gerekirse kısık sesle konuşulur ve babanın uykusunda çıkardığı en ufak homurtuda dâhi ev halkı tir tir titremektedir. Eve misafir çok nadir gelir. Çocukların hastanede bulunan yoksul hastalarla temas etmesi, konuşması yasaktır. Ama küçük Dostoyevski, duygusal bir şekilde onlarla arkadaş olmak istemektedir. Hareketli ve küçük bir canavar olarak nitelendirilmesine rağmen çimenlerde koşmak, top oynamak, ata binmek ve diğer çocuklarla arkadaşlık edilmesi her iki kardeşe de yasaktır. Çünkü babalarına göre bu tür şeyler bayağıdır ve soylu kişilere yakışmamaktadır. Babasının tüm bu kısıtlamalarına ve baskılarına rağmen, yazlıklarında, sahibi oldukları köylüler de Fedor’u inanılmaz sever. Tıpkı hastanedeki yoksul hastalara hissettiği duygusal çekim ve arkadaşlığı bu köle köylüler için de hisseder. Öyle ki bir defasında testisi kırıldığı ve çocuğu susuz kalıp, güneş çarpmasından korktuğu için ağlayan kadını gördükten sonra kilometrelerce yol teperek su getirmiştir. Memur ve yüksek sınıflar yerine, halkın alt kesimlerine duyduğu bu yakınlığı romanlarında da sık sık hissettirecektir Dostoyevski.

Dostoyevski’nin babasının tek artısı kendi koşullarında içinde oldukça yüksek olan kültür seviyesidir. Ailesiyle birlikte düzenlediği okuma seansları, çocuklarının sanata ve edebiyata saygılı bireyler olarak büyümesini istemesi, çocuklara aldırdığı özel dil dersleri, iyi bir okulda eğitim ve kendisinin verdiği Latince derslerine bakarak, Henri Troyat da bu konuda hakkını vermek gerektiğini söylüyor. Gerçi Latince derslerini de çocuklar için tam bir işkenceye dönüştürüyor, ama orayı es geçeyim hadi.

Dostoyevski’nin babası ve annesinin arasındaki ilişki de tam bir faciadır. Babası sürekli aldatıldığına dair bir paranoya içindedir. Annesi hastalanıp, yataktan bir daha kalkamadığı süre de dahil bu suçlamalar devam eder. Nitekim Dostoyevski’nin annesi de 37 yaşında vefat eder. Annenin vefatından sonra baba kendini iyice deliye vuracaktır. Tüm bunlardan sonra Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşlerde “İçimizden hangimiz babamızın ölümünü dilememiştir?” diye sorması hiç şaşırtıcı değildir. Babası sadece ailesine değil, sahip olduğu köylülere de kötü davranıp, korkunç işkenceler yaptığından, köleleri tarafından korkunç şekilde öldürülür en sonunda. Dostoyevski bu suçtan kendine yine de pay çıkarır ve çeşitli romanlarında babasının işkence edilerek öldürülmesi sebebiyle hissettiği suçluluk duygusunun izleri görülür.

Daha sonraları bir Mühendis okuluna giden Dostoyevski’nin burada kitaplara gömüldüğü görülüyor. Annesi ve Puşkin’i çok yakın zamanlarda kaybeder. Puşkine olan hayranlığı o kadar ileridir ki annesinin yasını tutmasaydı, Puşkin’in yasını tutacağını belirtmiştir. Puşkin harici Schiller, Corneille, Racine, Judovski, Gogol, Balzac, Goethe ve kimseyle kıyaslanamaz dediği Victor Hugo’yu sık sık okurdu.

Okuldan mezun olduktan sonra eline iyi miktarlarda para geçmesine rağmen ünlü kumar tutkusu yüzünden zor günler geçiriyor Dostoyevski. Bu aralarda Balzac’ın eserine çevirmenlik de yapıyor. Ustası saydığı Balzac’a ihanet ederek, çevirisine kendi hislerini, düşüncelerini katarak hem de. Kısa bir süre sonra çok sevdiği St. Petersburg’dan, taşra bir yere tayini çıkarıldıktan sonra borç batağında olmasına rağmen nefret ettiği memurluktan da istifa ediyor.



“Ne denli güç durumda kalırsam kalayım, ısmarlamayla yazma­maya yemin ettim. Ismarlama her şeyi ezip yok ediyor. Yapıtla­rımın her biri titiz ve güzel olsun istiyorum. Bak, Puşkin'le Go­gol az yazdılar ama ikisinin de heykelleri dikilecek."

İlk romanı İnsancıklar üstünde titizlikle çalışırken, kardeşine yazdığı mektuplardan bir alıntı bu. Kazın ayağı öyle olmuyor tabii ki, sonrasında ettiği bu büyük lafı yutmak zorunda kalıyor. Yine bu arada kardeşiyle yaptığı mektuplaşmalarda romanını bastırma konusunda çok yoğun endişeler taşıdığını görüyoruz.

"Romanıma bir yer bulamazsam," diye yazıyor, "belki de Ne­va'ya atacağım kendimi. Ne yapmalı? Her şeyi düşündüm. Sap­lantım ölürse ben yaşayamam." Mektuplarında ad koymadığı bu "saplantı" ilk romanı olacak ve İnsancıklar başlığını taşıyacaktır.”

İnsancıklar adlı ilk romanını ev arkadaşı Grigoroviç’e okutuyor en sonunda. Arkadaşı ise şok ve hayranlık içindedir. İnsancıklar’ı, bir şiiriyle Belinski’yi kendine hayran bırakan ve hızla yükselen Rus şair Nekrassov’a götürür vakit kaybetmeden Grigoroviç. İlk başta isteksiz görünen ve ilk 10 sayfayı dinlemeyi kabul eden Nekrassov romanı dinlerken hüngür hüngür ağlamaya başlar. Sonrasında o da soluğu kendini yükselten, Rusya’nın en acımasız eleştirmeni Belinski’nin yanında alır ve ona heyecanla şöyle der.

“Yeni bir Gogol doğdu.”

Sivri dili ile tanınan Belinski ise "Sizlere göre Gogol'ler mantar gibi bitiyorlar," diye cevaplar bu müjdeyi. Ama romanı yine de alır ve sinirli sinirli okumaya başlar, akşam Nekrassov’a haber uçurur.

"Getirin onu ... tez getirin onu ... "

Dostoyevski ve Belinski buluşmasında ise Belinski sürekli 'Anlıyor musunuz yalnız? Buraya yazdıklarınızın farkında mısınız?' diye tekrarlar ve çok büyük bir yazar olacağını belirtir.


Belinski’nin övgüleriyle sarhoşa dönen Dostoyevski, daha romanı dâhi basılmadan hızla yayılan ününden inanılmaz haz duymuştur. Daha sonradan romanın sansüre takılıp basımının gecikmesi, girdiği yüksek sınıf ve edebiyat ortamlarında dalga konusu olmasıyla duyduğu haz ve kendini beğenmişlik yerini üzüntüye ve hüsrana bırakır. Daha ilki yayınlanmadan hırsla ikinci romanını yazmış ve romanda şöyle demiştir:

"Ben yalnızım, onlar bir arada."


İnsancıklar basıldıktan sonra kitap büyük çoğunluk tarafından eleştiriye uğruyor, küçük bir kesimden ise ateşli övgüler alıyor. Gelen yoğun eleştirilere rağmen kardeşine yazdığı mektuplardan, Dostoyevski’nin hâlinden ve ilgiden çok memnun olduğunu görüyoruz. İkinci kişilik adlı ikinci romanı basıldığı an ibre tekrar terse dönüyor. Çünkü roman Gogol’ün “Burun” adlı romanın bire bir dâhice bir kopyası olarak görülüyor. İkinci basımda bu benzerlikleri düzeltmeye çalışmasına rağmen hem eleştirmenler hem de halk Dostoyevski’ye sırtını dönüyor. Bunun üstüne halkın ilgisini ve sempatisini geri kazanmak amaçlı yeni bir roman için kolları sıvıyor. Yazdığı acele roman onu koruyan, keşfeden ve ününü yayan Belinski tarafından bile yerden yere vuruluyor. Bir dergi için tek gecede yazdığı eser de eleştirmenlerin hışmına uğruyor. Daha sonra yazdığı denemeleri, kendisi bile ‘yeni bir şey ortaya koymadım,’ diyerek yayınlatmıyor. Bütün bu başarısız denemelerden sonra Belinski iyice çileden çıkıyor ve başka bir eleştirmen arkadaşına şunları yazıyor:

“Size söylemiş miydim bilmem, Dostoyevski Ev Sahibi Kadın adlı bir roman çıkardı. Budalalıkların en kötüsü bu!.. Her yeni yapıtıyla biraz daha düşüyor… Dostoyevski'nin dehası üzerin­de adamakıllı aldandık... Hele ben, eleştirmenlerin en iyisi olan ben, semerli bir eşekmişim meğer!”

Dergide eleştirilerini daha fazla acımasızlaştırarak Dostoyevski’yi tam anlamıyla gömüyor, bu eleştiriden sonra bir daha Belinski ve çevresiyle yıldızları asla barışmıyor:

"Bu öykünün tümünde sade ve canlı olan bir tek sözcük, bir tek tümcecik yoktur. Her şey özentili, zorlanmış, eğreti ayaklar üzerine oturtulmuş, yapmacık ve yalancıdır."


Edebiyat konusundaki başarısız denemelerinden sonra dönemin çalkantılı Rusya’sı inceleniyor. Kölelik ve imparatorluk karşıtı devrimci gençlerden oluşan bir gruba katılan Dostoyevski, önceleri bu gruptakileri komik bulsa da, köy ağalarını öldüren ve imparatorluğa karşı isyan eden kölelerin polisin sert müdahalesi ile karşılaşması sonrası alevleniyor. Grup, sadece toplanıp belli yazarlardan parçalar okuyup, bu fikirleri yaymaya çalışmasına ve herhangi bir eyleme karışmamasına rağmen, içlerine sokulan bir casusun verdiği raporların ihtilal korkusu ve geçmişin nefretine sahip imparatora kadar gitmesi neticesinde tutuklanıp, zindana gönderiliyor. Bir süre sonra mahkeme tarafından suçsuz bulunsalar bile yine imparatorun yönlendirmeleri sonucu cezalandırıyorlar. Dostoyevski hakkında ise yargı tarafından şu karara varılıyor:

"Dostoyevski... Yasaya aykırı tasarıları olduğundan, edebi­yatçı Belinski'nin mektubunu yaymaktan sanık olarak, Sibir­ya'da sekiz yıl kürek cezası çekmeye mahkum edilmiştir." Bi­rinci Nikola belgenin kenarına şunları not ediyor: "Sadece dört yıl kürek, geri kalan yıllar er olarak çalışacak."

Birinci Nikola’nın bu gruba unutulmaz bir ders vermesi amacıyla hazırlanan plandan sonra, darağacına çıkarılan grup için, tam idam başlayacağı sırada af gelir. Bu olay, hayatının beş dakika sonra sona ereceğini sanan Dostoyevski’nin, yaşamındaki en önemli dönemeçlerden biridir. Sonradan ‘hayatımın en mutlu anı,’ diye tabir ettiği bu affedilme olayı edebiyatına da sık sık yansır. Budala’da şöyle der:

"Kimi insanlar vardır, acı çeksinler diye ken­dilerine ölüm yargısı okunur ve sonra ... Onlara 'Haydi gidiniz, bağışlıyorlar sizi' derler.


4 yıl süren kürek cezası da Dostoyevski’nin hayatını, düşüncelerini, edebiyatını ve Rus halkına olan aşırı sevgisini etkileyen en önemli olaylardandır. Meşhur koyu Hristiyan inancını da çoğunlukla burada yaşadıkları şekillendirmiştir. Bu ceza olmasaydı Dostoyevski yine aynı seviyede eserler verebilir miydi? Bence kesinlikle hayır. O yüzden onu bir nebze bile anlamak isteyenler, kürek cezası döneminde yaşadıklarını mutlaka okumalı. Cezasının ikinci kısmı olan erlik dönemlerinde ise kendini hem halk hem de yönetime sevdirir. Bu sıralarda Suç ve Ceza’nın sarhoş aile babası Marmeladov’a ilham verecek kişiyle tanışır ve karısına aşık olur. Uzun bir süre evlerine gider ve aile bulunduğu yerden taşındıktan sonra bile bu aşk mektuplaşma şeklinde devam eder. Kocası öldükten sonra başka birine tutulan kadının peşini Dostoyevski yine de bırakmaz. Çeşitli yerlere yaltaklanması sonucu Astsubay rütbesine terfi ettikten sonra kadınla evlenirler. Ama kadın hiçbir zaman Dostoyevski’yi sevmemiştir ve sevmeyecektir. Bunu da yüzüne yüzüne söyler her zaman. Dostoyevski de bir süre sonra karısına olan ilgisini kaybedecektir. Çeşitli makamlara ve kişilere tekrar mektuplar yazması sonucu Subay Yardımcılığına terfi eder. Ama askerlik mesleğini istemediği için gittikçe sıklaşan sara nöbetleri ve çeşitli hastalıklarını bahane ederek erken emeklilik peşine düşer ve bu amacına ulaşır. Ardından yine çeşitli kişileri yağlaması sonucu soyluluk unvanı kendisine geri verilir ama St. Petersburg kapıları kendisine hâlâ kapalıdır. Üst makamları tekrar bir yağlama işlemi sonucu bu kapıları da açar ve çok sevdiği St. Petersburg’a geri dönmeyi başarır.

Geri döndükten sonra kardeşi Mişel ile bir dergi kurarlar. Dostoyevski yazılarını burada yayınlamaya başlar ve bazı yazar ve eleştirmenleri de dergiye toplar. Okuyucu kitlesi gittikçe genişlemektedir. Dergide ‘Ezilmiş ve Aşağılanmışlar’ı kaleme alır. Büyük eleştiriler alır bir kez daha ama sonra Sibirya’daki tutukluluk günlerini yazdığı ‘Ölüler Evinden Anılar’ı yazmaya başlar ve büyük başarıya ulaşır ve ‘Ezilmiş ve Aşağılanmışlar’daki başarısızlığını herkese unutturur. Gittikçe artan hastalıkları sebebiyle doktorların seyahate çıkma önerisini bahane ederek karısından uzaklaşma amacıyla Avrupa seyahatine çıkar. Avrupa’yı hiç sevmez. Geri döndükten sonra Dostoyevski’nin gittikçe artan ününden ve yaşadıklarından etkilenen Polin adlı genç ve güzel bir kadın Dostoyevski’nin peşine düşer. Bu kadın daha sonra Raskolnikov’un kız kardeşine ilham olacak kadından başkası değildir. Karısının sevgisizliğinden ve ilgisizliğinden sıkılan Dostoyevski bu kadına gönlünü kaptırır. Ama Polin hayalindeki kişiyi ve ilişkiyi Dostoyevski’de bulamaz. Yine de ilişkileri çalkantılı bir şekilde sürüp gider. Rusya’nın tekrar siyasi iç karışıklığına üzülen ve bunalan Dostoyevski hasta yatağındaki karısını bırakarak, Polin ile bir kez daha Avrupa seyahatine çıkar. Polin önceden giderek gönlünü başka birine kaptırır. Dostoyevski’nin ise Avrupa yoluna çıktığı andan itibaren meşhur kumar tutkusu nirvanaya ulaşır. Polin ile ilişkileri biter, kumar yüzünden mevcut parası ve daha sonra aldığı borç paraların hepsi suyunu çeker. Polin’in eşyalarını rehin vermesi sonrası gönderdiği para sayesinde Rusya’ya geri döner Dostoyevski. Döndükten sonra kardeşi ile yeni bir dergi kurar ve hasta yatağında bırakarak, başka bir kadına gönlünü kaptırarak Rusya’dan kaçışının pişmanlığı ve itirafı niteliğindeki en büyük eserlerinden ‘Yeraltından Notları’, hasta karısının yatağı başında kaleme almaya başlar.

Kısa bir süre sonra karısını kaybeder ve ölümünden sonra karısının değerini anlayıp büyük bir yıkıma uğrar. 3 ay sonra da kardeşi Mişel’i kaybeder. Dostoyevski bu kayıplardan sonra kendini hiç olmadığı kadar mutsuz ve yalnız hissetmiştir. Kardeşi Mişel’in mirasından kendisine 300 Ruble ve dergiden dolayı ağır bir borç kalır. Her ne kadar bu borç Dostoyevski’yi ilgilendirmese bile, bu borçtan kaçmayı ve derginin kapanmasını kardeşinin anısına bir ihanet gibi görür ve hem tüm borçları hem de kardeşinin karısı ve çocuklarının bakımını üstlenir. Sürekli birilerinden borç alarak dergiyi çıkarmayı dener ama çarkı bir türlü döndüremez. Sonunda borçlarından dolayı haciz ve hapis cezasıyla karşı karşıya kalır. Bu arada edebiyat çevrelerinde fırsatçılığı ile ünlü Stellovski acil borçlar için 3000 Ruble tutarında bir teklifle gelir. Teklife göre Dostoyevski’nin şu ana kadar yazdığı tüm yapıtlar 3 cilt halinde yayınlanacak ve daha önce hiçbir yerde çıkmamış bir roman da teslim etmesi gerecektir. Eğer romanı vaktinden önce teslim edemezse para cezası ödemesi ve şu ana kadar yazdığı ve gelecekte yazacağı tüm yapıtların hakları Stellovski’ye geçecektir. Dostoyevski bu anlaşmanın altına imzayı atar.

Acil borçlarını ödedikten sonra eline sadece 175 Ruble kalıyor. O da bu parayla Avrupa’ya giderek Polin’i görmeyi ve ısmarlanan romanı yazmayı düşünüyor. 175 Ruble’nin hepsini kumarda kaybettikten sonra beş parasız kalıyor yine. Sağa sola mektuplar yazarak para dileniyor. Ama hiçbir yerden cevap gelmiyor. Otel yönetimi alacakları yüzünden yemek vermeyi reddediyor ve sadece çay verileceğini söylüyor. Yoksulluk ve muhteşem bir açlık içinde roman yazmaya çalışan Dostoyevski Rusya’daki bazı dergilere de para karşılığında yazılar teklif ediyor. En sonunda Rus Ulağı adlı dergiye 5-6 yapraklık bir roman teklif ediyor ama yine de bir cevap alamıyor. Mektubunda kısaca anlattığı romanın açıklaması ise şu şekilde başlıyor:

"Küçük burjuva asıllı, üniversiteden kovul­muş, aşırı yoksulluk içinde yaşayan bir öğrenci, bu sıkıntılı du­rumdan bir anda kurtulmaya karar verdi; hafifliği, düşüncele­rinin kararsızlığı yüzünden, havada duran, "tamamlanmamış" yabansı birtakım düşüncelerin etkisi altında yapıyor onu. Tefe­ci, yaşlı bir kadını öldürmeye karar verdi…”

En ünlü yapıtı ‘Suç ve Ceza’ Dostoyevski’nin zihninde nihayet genel hatlarıyla oluşmaya başlamıştır. Daha sonra yazdığı el yazmalarını beğenmiyor ve hepsini yakıyor. En sonunda arkadaşına bahsettiği ‘Zavallı Sarhoşlar’ adındaki Marmeladov’un hikayesiyle, Rus Ulağı editörüne bahsettiği üniversite öğrencisinin hikayesini birleştiriyor ve Raskolnikov’un günlüğü tasarısını bırakıp roman biçimine sokuyor. Daha sonra arkadaşına yazdığı mektupta bu eserinden şöyle bahsediyor:

"İki hafta oldu, ro­manımın birinci bölümü Rus Ulağı'nda yayımlandı. Adı Suç ve Ceza. Daha şimdiden bu kitap hakkında kulağıma birçok övgü geldi. Yeni ve yürekli şeyler var içinde."


Suç ve Ceza bir yandan dergide yayınlanmaya devam ederken, Stellovski ile yaptığı ağır anlaşmadaki romanın teslim tarihi de gitgide yaklaşıyor. Daha tek bir cümle yazamayan Dostoyevski doğal olarak yaklaşan bu felaketten endişe duyuyor. Bir arkadaşının, dostlarımızı toplayıp bölüm bölüm bir roman yazalım fikrini "Hiçbir vakit, başkasının yapıtına imzamı koymayacağım” diyerek reddediyor. Yine aynı arkadaşının romanı bir stenograf ile birlikte yazması teklifini ise kabul ediyor. Stenografi işini üstlenen, sonradan aralarındaki 2 kat yaş farkına rağmen evlendikleri Anna Grigoryevna oluyor. Ve karısı hasta yatağındayken tutulduğu ve birlikte Avrupa turuna çıktığı ve Dostoyevski’yi, kendi eşyalarını rehin bırakarak Rusya’ya geri yollayacak parayı bulan Polin, yazdığı ‘Kumarbaz’ adlı romanın kadın karakterine adını veriyor. ‘Kumarbaz’ 25 günlük bir süreçte tamamlanıp Stellovski’ye götürülüyor. Ancak üç kağıtçı Stellovski, Dostoyevski gelmeden evinden ayrılıyor ve hizmetçileri dönüş zamanını bilmediklerini söylüyor, yayınevi personelleri bu konuda bir emir almadıklarını ileri sürerek romanı teslim almayı kabul etmiyor. Dostoyevski ise akıllıca bir manevrayla yönetim komiserliğine giderek, kitabını teslim ettiğine ve teslim tarihine dair bir belge alarak Stellovski’nin tuzağını bozuyor.


Sonraki süreçte Anna ile evlendikten sonra, yaş farkından dolayı özellikle çevresinden inanılmaz tepkiler gelmiştir. Alacaklılar da kapıya dayandığından bu sefer karısı ile birlikte bir Avrupa seyahati daha planlanıyor. Özellikle bu bölümde anlatılan kumar tutkusunun ulaştığı boyutlar cidden sinir bozucu. Her şeyini, aldığı tüm borçları, eşyalarını kumarda kaybediyor ve her seferinde karısına yazıp özür diledikten sonra dönmek için para istiyor. O parayı da tabii ki kumarda kaybediyor. Kitapta dâhi onlarca mektup bulunuyor bununla ilgili. Ben okurken bile sinir krizleri geçirdim. Bu sıralarda ‘Budala’yı yazmaya başlıyor ama ilerletemiyor. Derken karısının hamileliği ve Sonya adını verdiği bir kız çocuğu oluyor. Bebeği çok sevdiği söylese bile kumar tutkusunu her şeyin önüne koyduğu durumlar olmaya devam ediyor. Ama bir hastalık sonucu bebeğini de kaybettikten sonra derin bir acı yaşayıp, duruluyor ve ancak düzenli yazmaya başladıktan sonra Budala’yı tamamlayabiliyor.


"Suç ve Ceza'ya oranla Budala'nın, halkı daha az şaşırttığını se­zinliyorum. Onurum söz konusu: ilgiyi yeniden üstüme çekmek istiyorum."

Budala’nın pek iyi eleştiriler almaması ve kitlelerce pek sevilmemesi nedeniyle, tepkiler gelir gelmez, Troyat’ın “Dostoyevski'nin kendisi tarafından kaleme alınmış kendisinin bir benzeri gibi,” dediği ‘Ebedi Koca’yı büyük bir hevesle yazıp teslim ediyor. Ama Dostoyevski’nin zihninde daha büyük bir yapıt ortaya koyma isteği ve Karamazov’un ilk ayak sesleri yavaştan duyulmaya başlıyor. Bu arada bir kez daha kız çocuğu sahibi oluyor. Anna’nın üniversitede okuyan erkek kardeşinin, okul tatilinde Dresden’e ziyarete gelmesi, Dostoyevski’nin bir roman daha yazmasına sebep oluyor. Karısının kardeşi Snitkin’den üniversitedeki nihilist akımları büyük bir ilgi ve üzüntüyle dinliyor. Snitkin’in büyük bir hayranlık beslediği öğrenci Ivanov’un, “Halk Düzenleme Derneği” başkanı Neçayev tarafından öldürülmesi, Dostoyevski büyük bir kızgınlığa sürüklüyor. Yeni fikirlere duyduğu hınçla ve üniversitelilerin saçma savları ve fikirlerine beslediği kızgınlıkla ‘Cinler’ adlı muhteşem yergisini kaleme almaya başlıyor. Bu zamana kadar en çok dikkat gösterdiği eseri de bu oluyor. ‘Cinler’ halk tarafından anlaşılamıyor ve özellikle sosyalistlere büyük eleştiriler içermesi sebebiyle sol kesim eleştirmenleri tarafından büyük bir taarruza uğruyor. Eseri öven kısıtlı sayıdaki bazı gazete ve dergiler bile bu taarruzdan nasiplerini alıyor.

Dresden’e yerleşmelerinin ilk yılında Alman orduları Fransa’yı işgal ediyor. Bu savaş ve gerilim ortamında yazamamanın stresi ve neredeyse 4 yıldır çok sevdiği Rusya’sından ayrı kalmanın hasreti, Dostoyevski’yi ağır bir bunalıma sürüklüyor. Geri dönebilmek için tekrar para arıyor, ama bulamıyor. Bu sıralarda karısı bir kez daha hamile kalıyor. İyice gerilen Dostoyevski’yi, bu sefer karısı bir nebze rahatlaması için kumar oynamaya gönderiyor. Hikaye bu sefer de değişmiyor. Tüm parasını kaybediyor ve karısına “ben bir rezilim, bu sefer aydınlandım ve bu son, bana şu kadar para gönder ki yanına hemen gelebileyim” diye belki yüzüncü kez aynı mektubu yazıyor. Ama bu sefer sahiden son oluyor. Dostoyevski’nin bir daha kumara dönmemesine neyin sebep olduğuna dair net bir kanıt ya da ifade bulunamıyor. Troyat ise genel olarak pek üstünde durulmasa bile kaybettiği gece Dostoyevski’nin yaşadığı olayın etkili olduğunu düşünüyor. Dostoyevski kaybettikten sonra bağışlanma ve papazla konuşmak amacıyla bir Ortodoks Kilisesi arıyor. Bir tapınağın önüne geldiğinde rahatlıyor ve içeri girmeye kalktığında bu tapınağın bir kilise değil, yahudi havrası olduğunu görüyor. Çok sevdiği İsa’ya kurtuluş amacıyla yönelirken, karşısında İsa’yı çarmıha gerenleri bulması ve rezilliğinden dolayı kilisenin bile onu itmesi ve buraya yönlendirdiğini düşünmüş olabilir. Ki bana oldukça mantıklı bir çıkarım gibi geldi.


Dostoyevski borç ve avans alarak daha sonra ailesiyle birlikte Rusya’ya dönüyor. Döndüğünü duyan alacaklılar hapis tehditleriyle birlikte ailenin kapısına dayanıyorlar. Anna, hepsini bertaraf ediyor. Ve o andan itibaren mali durumun tüm kontrolünü üstüne alıyor. Budala ve Cinler’i kitap halinde yayınlamaya karar veriyor. Kağıt satın alımından, kitapevlerinin memurlarıyla pazarlığa kadar tüm süreci kendisi yönetiyor. Dostoyevski’ye ise bir Prens sahip olduğu “Yurttaş” adlı sağ görüşlü dergide başyazarlık teklif ediyor. Dostoyevski bu teklifi kabul edip, “Bir Yazarın Günlüğü” adlı sütunda yazmaya başlıyor. Bir süre sonra derginin basımında yaptığı bir ihlâl sonucu 25 ruble para cezası ve 48 saat hapis cezasına çarptırılıyor. 2 günlük bu hapis cezasında ise ‘Sefiller’i okuyarak arkadaşlarına şöyle diyor:

“Tutuklanmam benim için bir mutluluk oldu; yoksa bu us­ta yapıtı bir kez daha okumak için -hem de ne ilgiyle!- hiç va­kit bulamayacaktım …”


“Yurttaş” adlı dergide başyazarlığa devam ederken, ilk romanı İnsancıklar’ı, Belinski’ye götüren Nekrassov kendi dergisinde bir romana ihtiyacı olduğunu söyleyerek iyi bir teklifle Dostoyevski’ye geliyor. Hem Nekrassov’un dergisinin sol bir dergi olmasından hem de tüm enerjisini romana vermek istediğinden başyazarlık görevinden istifa ederek ‘Delikanlı’yı yazmaya koyuluyor. Delikanlı adlı eseri genel olarak eleştirmenler tarafından oldukça iyi karşılanıyor. Hayatı en sonunda biraz düzene girmiş gibi görünen Dostoyevski bir erkek çocuğu sahibi oluyor. St. Petersburg’a geri döndükten sonra ‘Bir Yazarın Günlüğü’ projesini sürekli bir yayın olarak çıkarmak istiyor ve gerekli izinleri aldıktan sonra dergideki köşesinin devamı niteliğinde olan yazılarını yayınlamaya başlıyor. Her ne kadar Rusya, inanç ve Avrupa konularındaki düşünceleri zamanla gülünç hâline gelse bile o sıralar hem aboneler hem de belli bir sayıyı alan okurlar gittikçe çoğalıyor. Dostoyevski’ye her yerden davet ve mektup yağıyor. Tüm borçlarını kapatıp, bir kır evi bile satın alıyor. Tam her şey oldukça güzel giderken babadan geçen bir hastalık sonucu oğlunu kaybediyor ve bu kayıp onu derinden sarsıyor. Daha önceki tüm kayıpları gibi yine yazarak bir kitap sayesinde iyileşiyor Dostoyevski: Karamazov Kardeşler.

Karamazov Kardeşler’in hazırlık aşaması tam 3 yıl sürüyor. Çeşitli konumdaki insanlardan bilgi alınıyor. Her şey büyük bir dikkat ve özenle planlanıyor. Dostoyevski bir yandan büyük endişeler de taşıyor. İlerleyen yaşı nedeniyle yeteneğini kaybetmiş olmaktan ve kitabını bitiremeden ölmekten korkuyor. Karamazov Kardeşler, Dostoyevski’nin ününü doruklara çıkarıyor ve Turgenyev ve Tolstoy derecesine geliyor halkın gözünde, hatta daha bile ileriye.


Çocuklarına güzel bir miras bırakmak isterken, kitapların gelirleriyle borçlar ödendiği ve kendisine metelik de kalmadığı ve hastalıkları da gitgide arttığı için bir kez daha endişeler sarıyor etrafını. Karısı Anna bir yayınevi kuruyor ve işler bir nebze düzene giriyor. Daha sonra “Rus Edebiyatı Dostları Derneği,” yaşanan konuşma sonrası oldukça meşhur olacak, Puşkin anıtı açılışı için Dostoyevski’ye davet götürüyor. Baş düşmanı Turgenyev ile ve batıcılar ve slavcıların karşılaşmasına sahne olacak bu açılışta, ilk başlarda Turgenyev çeşitli manevraları ve şakşakçıları sayesinde öne geçmiş gibi gözükse bile, Dostoyevski’nin 2. gün yaptığı meşhur ateşli konuşması bittiği an ortalık ayağa kalkıyor. Salondaki herkes ağlıyor, güvenlik önlemleri aşılıp Dostoyevski’nin ayaklarına kapanıyor ve ellerini öpüyorlar. Turgenyev bile baş düşmanına gözleri dolu dolu gidip sarılıyor. “Rus Edebiyatı Dostları Derneği” oybirliğiyle Dostoyevski’yi onursal üye seçtiklerini açıklıyor. 1 saat aradan sonra sahneye çıkan Aksakov, Dostoyevski’nin dâhice söylemi sonrası söyleyecek bir şey olmadığını belirtiyor.


Ancak herkes biraz yatıştıktan ve olayın üstünden zaman geçtikten sonra bu kez Dostoyevski’ye söylediklerinin saçmalık olduğunu ve konuşma yeteneğiyle insanları büyülediğine dair saldırılmaya başlanıyor. Üzüntüden iki kez ağır bir nöbet geçiriyor ve ağzından kan gelmeye başladıktan bir süre sonra vefat ediyor. Rusya’nın vedası ise muhteşem oluyor:

“Cenaze 31 Ocak Cumartesi günü kaldırılıyor. Daha sabahın er­ken saatlerinde, evin karşısındaki sokağı büyük bir kalabalık dolduruyor. Bir cenaze arabası hazırlanmıştır, ama Dostoyevs­ki'nin hayranları tabutu manastıra dek omuzları üzerinde ta­şıyorlar. Otuz bin kişi izliyor cenazeyi. Yetmiş iki temsilci çelenkleri ile birlikte yürüyor. On beş dini orkestra, ilahiler oku­yarak gidiyor.”



Dostoyevski’yi herkes okuyor ya da tavsiye ediyor diye sadece okumuş olmak için değil, kelimelerinin arasındaki dünyayı, fikirleri, acıları yani kısaca Dostoyevski’yi anlayarak okumak isteyenler için muazzam bir kaynak. Henri Troyat ise bir biyografiden ziyade roman okuyorum hissiyatı yarattı bende. Oldukça başarılı bu konuda. Diğer biyografilerini de şimdiden merak ettirdi.

İyi okumalar.
150 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Bir insanı ne kadar tanırsınız?

Dostluğumuz üzerinden çok zaman geçse de gerçekten de o dost dediğimiz kişiyiyi tanırmıyız ? Ya da bir insanı tanımak için illa zamanın mı geçmiş olması gerekir?

Eserde iki karakter var. Bunlar dost değiller, daha da ötesi kardeşler.İki erkek kardeş.Abi Isaie ve kardeş Marcellin.Isaie, kardeşinin doğumuna doktor yokluğundan kendisi yardımcı olmak zorunda kalır. Abisinin ellerinde doğmuştur.

Dağ köyünde yaşıyorlar bu kardeşler.
Aynı evi paylaşıyorlar anasız babasız. Kendi büyütmüştür kardeşini Isaie. Aralarında yirmi yaş var. Abi elli yaşında. Saf ve tertemiz bir insan. Kardeşi de abisinin bu özelliklerinden yararlanmak isteyen biri. Abi yine de kardeşini "çok sevdiğinden" onu üzmek istemez bu karakterinden dolayı.

Ama bir yere kadar...

Bir gün köyün yakınındaki dağ zirvesine kış günü bir yolcu uçağı düştüğü haberi gelir. Enkazın yanına bir ekip gitmek ister ama başaramaz. Çok sert bir kış geçmektedir çünkü.

Derken.....Her neyse, kitabın tadını kaçırmayalım :)

Ama yine de şunu yazmadan geçemeyeceğim.

"İnsanlar zamanla değil, belki de daha çok, hayatımızda dönüm noktası dediğimiz olayları yaşadığımız zaman tanınır. "

Ben bu kitabı çok sevdim. Tavsiye ederim:)

Keyifli okumalar dilerim :)
488 syf.
Nikolay Vasilyeviç Gogol, 1809 yılında Ukrayna'da toprak sahibi orta halli bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi Gogol'ü, kendisinden önce aile iki ölüm doğum yasadigindan dolayi ailesi, onun üzerine çok düşerek buyuttuler. Her ne kadar kendisinden sonra erkek kardeşi ve kız kardeşleri dünyaya gelse de evin prensi özelliği devam etti.

Evin prensi, 1819'da Poltava Bölge Okulu'na gönderildi. Yatılı olan bu okulda, oldukça zorlanan Gogol, bu esnada erkek kardeşi Ivan'i kaybetti. 1821'de bu sefer de Nejin Lisesi'nde yatılı olarak öğrenimine devam etmeye başlayan Gogol, okulda hem içine kapanık, gizemli hem de oldukça dağınık bir izlenim biraktigindan dolayı arkadaşlarının fazlaca alayina maruz kalmış ve kendisine 'esrarli cüce' lakabı takılmış. Lakin Gogol, her ne kadar kendisinden bahsetmeyi sevmeyen içe dönük bir yapısı olsa da, arkadaşlarının alaylarina zekice cevaplar(alaya almalar) ve onların oldukça komik taklitlerini yaparak karşılık vermekten geri kalmiyordu. Aynı zamanda oyunculuk yeteneklerinin ilk örneklerini de vermiş oluyordu böylelikle. Başkasının taklidini yaparken veya kurguladigi tiplere burunurken Gogol, bambaşka biri oluyor ve adeta kendini buluyordu ya da kendinden uzaklasiyordu. Nitekim bu uzaklasmayi, çevresine kendisi hakkında söylemekten haz duyduğu yalanlariyla da kat be kat artırıyordu. Bu yalan söyleme ve buna ek olarak kalemi eline aldığında anlatılarini abartma huyu, ömrü boyunca devam edecektir.

İlk edebiyat denemesini bu lisede yapan Gogol, edebi kariyerinde ilk sansure ve tepkiye yine burada maruz kalacak; hakkında idari soruşturma açılacaktı. 1825'te babasını kaybeden Gogol, intiharı bile düşünecek ancak Tanrıya derin bağlılığı ve annesine olan sonsuz sevgisi buna mani olacaktı. Bununla birlikte Gogol, bu sefer de aile reisi rolüne burunerek abartılı öğütlerle dolu mektuplar kaleme alacaktır annesine.

1828'de hiç faydasını gormedigini ifade ettiği ve zorlukla okuyarak bitirdiği liseden ayrıldı ve aile mülkü Vasilyevka'ya döndü lakin Gogol'e buralar dar gelir ve soluğu başkent Petersburg'da alır. İlk başta ressam olmak isteyen Gogol bu isteğinden çabuk vazgeçer ve memur olmaya çalışır. Öte yandan da lisede başladığı edebiyata da ilgisi devam eder. İlk eseri ve daha sonra yakacagi ilk eseri de olan Hans Kuchelgarten'ini kaleme alır, ardından da kendi parasıyla bastirir. Bu esnada İçişleri Bakanlığında memur olur, ardından da adalet Bakanlığına geçer; is kariyerinin bundan sonraki adiminda enstitude tarih öğretmenliği yapar; bu kariyerini de Petersburg tarih kürsüsü Asistanlığıyla noktalar. Bu memurluk hayatını oldukça sıkıcı ve memurları da robotlasmis bulan Gogol'ün memurluk hayatından göreceği tek fayda, belki de ileride eserlerinde yer vereceği karakterleri ve konuları bizzat gozlemleme şansı bulması olacaktı.

Gogol, liseden beri hayranlık duyduğu ve bu uğurda öğretmenlerinden fırça yediği Rus edebiyatının en büyük isimlerinden Puşkin'le 1831'de tanışma fırsatı bulur. Bundan sonra da Puşkin'le sık sık görüşür ve Puşkin onun için yolunu ve ufkunu aydınlatan bir rehber olacaktır. Nitekim en önemli iki eseri olan Ölü Canlar ve Müfettiş eserlerinin konularını kendisinde bizzat Puşkin verecektir. Keza öyküleri, Puşkin'in yayımladığı Sovremnik dergisinde yayınlanacak ve çalışmaları her zaman Puşkin'den övgü alacaktır. Tabi arada Puşkin'in dostça uyarılarına da maruz kalacaktır. Bununla birlikte Müfettiş'in ilk sahnelenmesinin önündeki engel de Çar ile yakınlığı olan Puşkin'in eşinin girişimi ile aşılacaktir. İlk gösterime Çar da katılacaktır. Bu gösterimde özellikle memur kesimi oldukça rahatsızlık duyacak; çünkü eserde merkezden denetleme için gelecek Müfettiş'in beklendiği küçük bir muhitte, oradan rastgele geçmekte olan Hlestakov adındaki kişinin kendisini müfettiş olarak tanıtmasinin ardından, bu kişinin yalanları ile özelikle muhitin memur sınıfı alaya alınıyor ve hicvediliyordur. Buz tutan tiyatroyu Çar'in kahkahalarindan sonra memurların da zoraki gulumsemeleri ile isitacaktir.

Müfettiş oldukça begenilmis, özellikle ülkede değişim yanlısı (Belinsky) taraflardan yoğun övgüler alacaktır. Buna karşın gerici kesim tarafından ise yogun tepki alacaktır. Doğası itibarıyle yergilere ovgulerden daha sıcak olan Gogol ise daha çok anlasilamamaktan yani yanlış anlasilmaktan rahatsız olacak; dogasindaki yer değiştirme tutkusu da buna eklenince soluğu yurt dışında alacaktır. Ancak yurt dışındayken de övgü mektupları kendisini rahat bırakmayacak ve bundan bunalan Gogol, kendisine artık bu eserden bahsedilmemesini keza kendisinin bu eseri tamamen aklından sildigini söyleyecektir.

Hayatının yaklaşık 18 yılını yurt dışında geçiren Gogol'ün ruhuna en yakın bulduğu şehir ise Roma olacaktır. Dindar hatta biraz sofu, politikadan ve değişimden hazzetmeyen, gelenekten taraf bir kişilikteki Gogol, Paris'i değişim rüzgârına kapılmis ve herkesin politikadan bahsettiği huzurun olmadığı bir şehir olarak görecek ve buradan hiç hazzetmeyecektir. Ancak sık sık da buraya ugrayacaktir. Almanya'yı da herhalde her Rus gibi sevmeyecek; Roma'yı ise tarihini korumuş ve bu tarihle bütünleşmiş durağan, geleneksel ve ruhani bir şehir olarak gördüğü için sık sık ovecektir. Hatta burada yaşarken Katolikliğe de ilgi duymaya başlayacaktır. Bunda yanında sık sık kaldığı dindar bir kadının da katkısı olmuştur. Gogol, Roma dışında edilen duaların, Roma'da edilen dualara kıyasla sönük kalacağını düşünecektir. Ayrıca ülkesinde de Petersburg'u bir türlü sevemeyecektir. Çünkü burayı memur kenti ve soğuk bulacaktır. Nitekim Rusya'nın yüzünü, yaptığı köklü yeniliklerle Batiya çeviren Çar 1. Petro'nun, bu yeniliklerinin simgesi ve yeni başkenti olarak Batı örnek alınarak inşa edilen Petersburg'u, Gogol'ün sevmesi oldukça sürpriz olurdu. Gogol, eski başkent ve geleneksel Rusya'yı yaşayan ve temsil eden Moskova'yi kendisine yakın buluyor ve seviyordu. Gogol'ün görmeyi arzuladığı başlıca şehir ise Kudüs yani kutsal topraklardi. Neden burayı görmek istediği aşikar olsa da bu konu hakkında bir iki kelam edelim: Gogol kucuklukten beri sesler duyduğunu ara ara dile getirmiştir. Sonraki zamanlarında ise eserlerini yazarken Tanrıdan ilham aldığını hatta bunları yazmak için kendisini tanrının görevlendirdigini ve hayatındaki her engelin ve eylemin de Tanrının bu kutsal görevi için karşısına çıkardığı birer yol, işaret olduğunu düşünüyordu. Bunda, kendisine henüz ufakken cennet ve özellikle cehennem azabı içerikli dini hikayeler anlatan annesinin etkisi büyüktür diye düşünüyorum. Nitekim Gogol'ün de bu yöndeki sözleri düşüncemi destekliyor. Haliyle Gogol, yurttaşlarıni doğru yola iletecegini düşündüğü en büyük eseri Ölü Canlar'i Tanrısal bir vazife olarak görüyor ve görevini bitirdiğinde Tanrıya yani Kudüs'e şükran ve minnetini sunmak için gururla gitmeyi planliyordu. Planladığı şekilde mi olmuş, bunu öğrenmeden evvel başka birtakım noktalara deginelim.

Gogol, aşık olduğu Roma'da başyapıtı Ölü Canlar'in ilk cildini 1841'de tamamlar. Eser Moskova'da sansurden geçemez, şansını yüksek düzeydeki insanları araya sokarak Petersburg'da deneyip bunda başarılı olan Gogol, eserini 1842'de yayinlamayi ve satışa sunmayı başarır. Gogol, bu eserinden beklenilen yüklü miktarda bir para kazanamaz. Bunda yayın işini yapan kişinin bu işlerdeki acemiliginin de etkisi olsa da aslan payını, Gogol'ün arkadaşlarına olan yüklü miktardaki borcu alır. Az önce degindigim gibi on sekiz yılını yurt dışında geçiren ve sık sık seyahat eden ve girdiği memuriyetlerde de tutunamayan Gogol hep parasız kalmasına karşın bu yüklü harcama isteyen işleri nasil yapmıştır sorusu akla takılır doğal olarak. Sorunun cevabı ise Gogol'ün 'arsızlığı' diyebiliriz. Çünkü Gogol, eserlerini yazmak için seyahat etmesini ve özellikle yurtdışında olmasi gerektiğini düşünür ve buna da arkadaşlarını inandirirdi. Onlara abartılı ve görkemli mektuplar yazar ve her defasında da onlardan para desteği almasını bilirdi. Çar'dan bile bu şekilde para almıştır. Arkadaşları ve Çar ise onun gibi yetenekli ve önemli bir yazarın heba olmasını istemediklerinden ve ona saygı duydukları için sürekli destek olurlardi. Gogol, Moskova'ya gider A.. arkadaşında, Petersburg'a gider B... arkadaşında, Roma'ya gider Bayan S..'de, Frankfurt'a gider Bay T..'de konuk olur dururdu sürekli. Hatta arkadaşları, Gogol'ün haber bile vermeden elinde bir iki paket makarna ile sık sık evlerine geldiğini ve doğruca mutfağa geçip yemek yapıp çay beklediğini söylüyorlar. Gogol mektuplarında, sanki kendisini agirlamalari onların vazifeleri -hatta en önemli vazifeleri- olduğunu onlara açıkça hissettirirdi. Tabi arada arkadaşları da kendisine sitem ederlerdi ve Gogol de Ölü Canlar romanının gelirinin büyük kısmını bu yüzden arkadaşlarına vermek zorunda kalmıştır.

Gogol'ün bu arsızlığınin arkasında ise giderek daha çok kendini bir peygamber olarak konumlandirmasi yatiyordu. İlk olarak babasının kaybiyla ailesine öğütler içeren mektuplar yazmaya başlamış ve bu hali, giderek Tanrıya olan sonsuz ve derin bağlılığının yogunlasmasiyla, kendisini Tanrısal vazifede bir peygamber olarak görmek ile sonuclanmistir. Ayrıca Gogol'ün gerçek manada arkadaşı yoktu. Çünkü aynı sebeple; Gogol bir peygamberdi ve peygamber herkesten üst bir ruh halinde ve konumdadir; onları ogutleriyle kurtarmak için görevlidir. Onun aşk olsun dostluk olsun bu tarz insani (dünyevi) ilişki ve zevklerle işi olamazdı. Nitekim Gogol, hiç evlenmemis hatta herhangi bir kadınla da ilişkisi olmamıştı, hayatı boyunca kadınlara uzak olmuş, sadece tahayyulunde utopik kadın imgesine sahip olmuştur. Ayrıca Gogol, insanları sadece kendisine faydali oldukları için severdi. Buna istisna teşkil eden üç isim vardı -annesi hariç tabi- : rehberi ve ışığı Puşkin, ressam İvan ve ölümüne şahit olduğu Yosip. Bunun dışında Gogol için insanlar kendisine hizmet veya yardım etmekle vazifeli birer kişilerdi. Böyle gördüğü arkadaşlarıyla ve hatta genel olarak hayatı için kırılma noktasıni "Arkadaşlarımla Yazismalarimdan Seçme Parcalar"(kısaca Seçme parçalar)'i kaleme alıp ve yayinlamasi teşkil eder diyebiliriz.

Gogol, aslında Ölü Canlar'in ikinci cildi için çalışıyordu ama bir türlü bu cilt istediği gibi olmuyordu. Bunun sonucunda önce 1843'te sonra da 1845'te Ölü Canlar'in ikinci cildinin yeni versiyonlarını yaktı. Sonra da Seçme Parcalar'i kaleme almakla kendisini vazifeli gördü. Bu eserinde arkadaşları hakkında, din, kilise, memurlar, valiler, kadınlar, köylüler, hiyerarşik düzen ve kölelik gibi birçok konuda samimiyetle ve peygambervari şekilde fikirlerini yazdı. Ancak bu eser her kesimden yogun tepki aldı. Özelikle de yenilikçi liberal kesimden ve bu kesimin öncüsü Belinsky'den... Belinsky çok ağır bir mektup yazdi; öyle ki Gogol bunu okurken fenalasti. Bu mektupta Gogol'ü gerici, softa olarak niteler; çareyi mistisizmde ve bu zamana kadar yüzlerce yıldır Rusya'nın uyguladığı dua ve kilisede bulduğu için halkın onun asla affetmeyecegini ifade eder. Aslında Ölü Canlar ve Müfettiş eserleriyle Belinsky'nin ovgulerini almisken bu yoğun tepkinin nedeni neydi? Nedeni kısaca; Gogol'ün hiyerarsiden taraf olan tutucu tutumuydu. Gogol, Rus halkına, herkesin doğduğu konumda kalmasını ve daha fazlasını istememesini istiyordu. Nitekim bu meşru bir istek ve mümkün olsaydı Tanrı zaten o şekilde yaratirdi her şeyi. Ancak bulundukları konumda en iyi şekilde vazifelerini ifa ederek ve İsa'ya ve Çar'a derin baglilikla Rusya'yi olduğundan daha ileriye tasiyabileceklerini ifade eder. Hatta köylülerin okumamasi gerektiğini, okuyup da Batının yıkıcı eserlerine kapilmamalari gerektiğini yazmıştır. Hatta hayatı boyunca çok çektiği sansür kurumunu bile savunur. İşin garip tarafı gerici kesim bile tepki verir Gogol'e. Heralde onu samimi bulmamislardir ve belki de biraz da kibirli bulmuş olabilirler. Çünkü Gogol, eserlerinin yayımı için ve işlerinin yürümesi için her kesime yaklaşan birisiydi.

Açıkçası hiciv ustası Gogol'ün bu şekilde fikirleri olduğuna çok şaşırdım. Ancak ona duyduğum yakınlık zedelenmedi. Çünkü Gogol'de kötü bir şey yapsa da bunu saf ve cok iyi niyetle yapan biri portresi hakim. Kucuklugunden beri kendini arayan ancak bunu yaparken kendini hiç açmayan, maskeler takan, kimseye yakınlık duymayan ancak ve ancak yarattığı karakterleri ve sahnede canlandırdığı tiplerle kendisinden izler serperek kendisini mutlu hisseden birisi gibidir. Yalnızlığı hiç sevmez ama hep de yalnizdir aslında. Yalnızlıktan kaçmaya çalışan ancak bunun için kendi ördüğü duvarları yıkmaya yıkmaya cesareti de olmayan ve bundan dolayı -gecici- kurtuluşu yerdegistirmede -seyahat- bulan; topluluk içinde silik, tutuk ve soğuk, lokal ortamlarda açılan, bencil, faydaci, mukemmeliyetci, iyi bir gözlemci, hayalci ve bir o kadar gerçekçi, sofu, sevimli, garip yüzlü -burunlu-, zeki, içine kapanık, şakacı, iyi oyuncu ... yani zitliklari içinde barındıran 'esrarli cuce'....

Gogol, yine kurtuluşu seyahatte bulacaktır. Adres: Kudüs'tur. Yani, başta şükran ve minnet için gururla gideceği Kudüs, ancak planlar değişmiş, Ölü canlar bitmemiş yani gidişin nedeni, ilham aramak ve ruhunu bulmaktır. Ancak Kudüs onu etkilemez. Tanrı, topraklarını terk etmiş gibi gelir Gogol'e ve Tanrı belki de anayurdu Rusya'dadir diye düşünür. Bir süre Kudüs'te kaldıktan sonra Rusya'ya döner. Bir süre de Rusya içinde seyahat eder. Sık sık yer değiştirir ve Moskova'da Kont Tolstoy'un ruhi yardımcısı -koçu- papaz Matvey ile tanışır (malesef). Bu papaz oldukça sofu ve bagnazdir, ateşli vaazlar verir. Papaz ona yazarlığı bırakmasıni, ruhunu kurtarmasini; bunun içinde oruç tutmasını ve ruhunu tamamen perhize sokmasını telkin eder. Gogol de malesef onu dinler ve tuttuğu oruclar onun sağlığını oldukça bozar. Arkadaşları onu zor tanirlar.

4 Şubat'ta papazi son kez ziyaret eder.
11 Şubat'ta Ölü Canlar'in ikinci cildinin üçüncü versiyonunu yakar!
Doktorlar da hem bedenen hem de ruhen çökmüş yazarı yanlış tedavi ederler. Gogol, Delinin Ani Defteri'ndeki karakterin son hallerini yaşar adeta!
Ve 21 Şubat 1852'de hayatını kaybeder.
Moskova'ya gömülür.

Gogol'den geriye eski bir redingot ve üç beş bunun gibi giysi kalır. Ve tabiki eserleri! Puşkin'le birlikte Rus edebiyatının yolunu açmis ve o yoluna ışık tutmus; bu sayede artlarindan gelen tüm Rus yazarlarını etkileyen büyük bir usta ve öncü olmuştur.

Klişe olmuş tabirle, Rus edebiyatı onun "Palto"sundan ve Puşkin'in satirlarindan çıkmıştır.


Keyifli okumalar..



Notlar:

1) Palto hikayesinin orijini:

#55426487

Ayrıca Gogol, Petersburg'taki ilk yıllarında çok yoksulluk çekmiş ve paltosuz kalmıştır. Bir arkadaşı kendisine palto hediye etmiştir.


2) Belinsky'nin mektubu:

#55438332


3) Gogol'ün Dostoyevski değerlendirmesi (Insanciklar romanı özelinde):

#55434117


4) Gogol'ün burun takıntısı ve Roma aşkı:

#55321753


5) Gogol'ün ölümünün ardından Turgenyev'in sozleri:

#55477530


6) Palto, Burun ve Delinin Anı Defteri öykülerine yaptığım inceleme yazısi:

#55085862

7) Müfettiş eseri hakkındaki inceleme yazım:

#55548162

8) Ölü Canlar hakkındaki incelemem:

#55848253
443 syf.
·Beğendi·10/10
Dostoyevski okumaya başlamadan okunması gereken bir eser. Yazarın hayatını, dönemin siyasal olaylarını, eserlerinin özelliklerini, felsefesini, dönemin edebiyat çevresindeki etkilerini ayrı ayrı bölümler halinde ele almış Henry Troyat.
Okunduktan sonra emin olun Dostoyevski cok daha anlaşılır bir hal alıyor ve arkadaşınız gıbı oluyor. Yazarın eserlerini okurken bunu kaleme alırken nerede oldugunu, eserin hangi olay üzerine yazıldığını biliyor ve ne düşündüğünü çok daha rahat anlabiliyorsunuz.
Dostoyevski sevdalılarının, merak edenlerin, anlamak isteyenlerinin kesınlıkle okumadan geçmemesi gereken bir eser. Ayrıca buradan Henry troyat a cok teşekkürlerimi sunar,meraklılarına keyıflı okumalar dilerim.
510 syf.
·32 günde·Beğendi·10/10
Dostoyevski okuma etkinliğine katılmak için bir hocamdan bana Dosto kitaplarını getirmesini rica etmiştim. O da bana ilk önce hayatını oku diye bu kitabı getirmiş, iyi ki getirmiş. Yalnızca Dostoyevski okumadan önce okuyacağınız güzel bir kitap demek eksik kalır. Ek olarak Dostoyevski eserlerini okuduktan sonra size ayrı bir bilinç katacak bir eser olduğunu belirtmeden geçemem.
Kitabı okuma aşamasında biraz zorlansam da bugün bitirmiş bulunuyorum. Dosto'nun aile yapısından tutupta eserlerindeki düşünsel alt yapılara değinen bir kitap yazmış Henri Troyat. Bizi Fedor'un garip gerçeklerle dolu olan hayatına davet etmiş. Eserlerini garip yoksuluklar içerisinde yazmış olduğunu öğreniyoruz. Evet, tam anlamıyla: Garip yoksulluklar. Dosto'nun hayatında her şey garip diyebiliriz. Fakat sanıyorum ki bu gariplik gerçeğin ta kendisidir. Onun hayatında sürekli olarak bir farklılık gördüm; hissettikleriyle, uyguladıklarıyla. Onu Dosto yapanda buydu zaten. O salonların adamı olmadı tersine hayatı boyunca sıkıntılar çekti. Fakat diğerlerinden daha cesur bir ruha sahipti. Çünkü kaybetmek ve kazanmak arasında yaşayıp durdu hep. Bir gün övgülerle anılırken diğer gün yerildi. Tüm bu yaşanmışlıkları bize "izleme" fırsatı vermiş Troyat, izleyelim.
Kitap ile ilgili alıntılarıma bakıp, daha fazla fikir sahibi olabilirsiniz.
150 syf.
·6/10
Çetin dağların , buzulların arasında yer alan küçük bir köyde, yoksul bir şekilde yaşayan İsaie ve kardeşi Marcellin etrafında anlatılmış bir öykü denebilir.Edebi anlamda doğa ve ruhsal tasvirleri başarılı.
140 syf.
·23 günde·Beğendi·8/10
Kitap,Çarlık dönemini ve Ekim devrimi koşulları ile birlikte Gorki’nin hayatını anlatmaktadır.Gorki’nin eserlerindende alıntılar yaparak Lenin,Stalin gibi önderleri ve dönemin yazarları(Tolstoy) ile olan bağlantıları ve arkadaşlıklarını anlatmaktadır.Kitap, Biyografi anlatısı gibi görünsede bir Roman gibi okunabilir,Akademik yönleri ilede dönemin koşullarını anlamada ve değerlendirmede başvuru kaynağı olarak değerlendirilebilir.
140 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Yıllardır kitaplığımda bekleyen Henri Troyat’ın Gorki biyografisinin, incelemesinin okunma zamanı gelmiş demek ki...️
Gorki incelemesini roman tadında buldum.Gorki’nin Lenin, Stalin ve Tolstoy ile olan ilişkileri ilgi çekiciydi.Özellikle ölümü üzerine yapılan tartışmalar şaşırttı beni.Ölümüne Troçki mi, Stalin mi neden oldu? Eceli ile mi öldü?
Sanırım cevabı yok bu soruların.
Eserlerinin üzerinde fazla durmamış Troyat.
443 syf.
Dostoyevski ‘yi yakından tanımak isteyen her okur bu kitabı bence okumalı.
Kulaktan duyma bilgilerle tanıdığımı sandığım yazarı, bu kitabı okuduktan sonra biraz daha iyi tanıdım.

Bütün yazdığı romanlar ve karakterleri , yazarın hayatını okuyunca daha çok anlam kazandı benim için.

Yaşadığı maddi manevi hastalıklar,ruhi dalgalanmalar, kumar bataklığından kurtulma çabaları, eşi Anna Grigoryevna nın ona destek olması.
En kötü günlerinde onu asla terk etmemesi, iki çocuğunun vefatına rağmen hayata , Dostoyevski ye tekrar tutunma çabaları, kıvrak zekası ve hesap yetenekleri ile, maddi anlamda da eşinin toplarlayıcısı olması...
Yazarın romanları onunla , Anna ile birlikte yazması...
Kitabı çoook beğenerek okudum hatta kitabı adeta bir roman gibi oldum, ki bu roman ,gerçek bir hikayeyi , Dost-O ‘yu anlatıyordu...
443 syf.
·69 günde·Beğendi·9/10
Dostoyevski eserleri bulmaca gibidir,Bulmacaları çözmek için iyi bir kaynak .Henri Troyat'ın Dostoyevski otobiyografisini Roman tadında okuyarak çözümü hızlandırabilirisiniz.Kesinlikle okunması gereken bir eser.

Yazarın biyografisi

Adı:
Henri Troyat
Tam adı:
Lev Aslanovitch Tarassov
Unvan:
Rusya Doğumlu Fransız Yazar
Doğum:
Moskova, Rusya, 1 Kasım 1911
Ölüm:
Paris, Fransa, 2 Mart 2007
Henri Troyat (Lev Aslanovitch Tarassov) 1911'de Moskova'da doğdu. Tanınmasını sağlayan Fax Jour (1935) ve Araigne'den (Goncourt ödülü 1938) sonra, eski Rusya'yı yeniden canlandırdığı (la Lumière des justes, 1959-1962; les Héritiers de l'avenir, 1968-1970; le Moscovite, 1974-1975; la Gouvernante française, 1989; Aliocha, 1991) ya da bugünkü Fransız toplumunun resmini çizdiği (les Semaille et les Moissons, 1959-1962; les Eygletière, 1965-1967) geleneksel tarzdaki romanlarla geniş bir çevreye ulaştı. Aynı zamanda biyografiler (Tolstoï, 1965; Catherine la Grande, 1977; Pierre le Grand, 1979; Ivan le Terrible, 1982; Tourgueniev, 1985; Gorki, 1986; Flaubert, 1988; Maupasant, 1989) ve tiyatro piyesleri yazdı: les Vivants (1946). 1959'da Académie Française'e seçildi.

Yazar istatistikleri

  • 41 okur beğendi.
  • 194 okur okudu.
  • 14 okur okuyor.
  • 324 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.