Çocuklar kolay inanan varlıklardır. Meesajlara anında inanırlar. Kendileri konusunda bilgi sahibi olabilecekleri başka hiçbir kaynak olmadığından, özellikle başlangıçta, tümüyle aile içinde duydukları sözlere dayanırlar. Böylece çocuk çevrede duydukları sözler yoluyla kendisiyle ilişkili bir resim, bir imaj oluşturmaya başlar. Bir yaşına geldiğinde benlik bilinci'nin temeli oluşmuştur. Dört beş yaşına geldiğinde ise kendisi hakkında o denli tutarlı ve güçlü bir kanı -iyi ya da kötü- geliştirmiştir ki bu, ömür boyu sürer. Bu kanıyı değiştirmek artık zordur.
Kendini tanıyan kimse, dış dünyadaki olayların ve iç dünyasında oluşan yaşantıların çoğu kez farkındadır. Bu tür biri, çevresindeki kişilerin kendisini nasıl etkilediğinin farkında olduğu kadar, kendisinin çevresindekileri nasıl etkilediğini de bilir. Böylece kendi yaşamını yönetebilme olanağına kavuşmuş olur.
"...Her düşünce, her jest, kas gerginliği, duygu, midenin gaz yapması, burnu kaşıma, saçı karıştırma, hımlayarak melodi mırıldanma, dil sürçmesi, baş ağrıması gibi her şeyin şu anda olup bitenlerle anlamlı bir ilişkisi vardır.
Eger bedenimin bana söylediklerini anlarsam, en derin duygularımı bilirim ve ne yapacağıma o zaman karar verebilirim... Kendimi tam anlamıyla tanıyorsam, yaşamımı kendim yönetebilirim. Bu bilinç olmadan, çoğu kez dış etkenler tarafından yönetiliyorum... Verimsiz, üzücü, karışık bir zihinle ve istemediğim bir biçimde..."
Konuşan, karşıdaki kişinin hal ve tavırlarına bakarak, nasıl anladığını sürekli denetleme durumundadır.
Bu kadar değişkenin işin içine girdiği iletişim sürecinde, kişilerin birbirleriyle anlaşabilmeleri şaşılacak bir başarı olarak görünüyor. Bu karmaşık sürecin ürünü olan iletişim, çözdüğü kadar getirdiği sorunlarla da günlük yaşamın büyük bir bölümünü doldurarak sürüp gider. Bu sorunlar, kişiler arasındaki anlayış, yorumlayış ve duyuş farkının doğal ve kaçınılmaz olduğunu kabullenmekten doğan hoşgörüyle büyük ölçüde giderilebilir.