Ne kadar çok görev üstlenirsek, farkına varmadan daha fazlasını yapabileceğimiz mesajını veririz kendimize. Bu mantık içerisinde iş kimi kez uykusuz kalanlara imrenmeye dek varır. Performans toplumunda uykusuz kişi bilmeden transhumanist olur. Onun pek uykuya "ihtiyacı" olmadığı söylenir. Yorgunluğu, dinlenip atamadığı o tuhaf yorgunluğu inkâr edilir.
Çağdaş gençlik başka bir dünya arıyor ama hayatın eşiğinde duruyor. Bir Oblomov gündelik yaşamın küçük zevklerinin tadını çıkarmanın inceliği üzerinde durur, derinlere dalıp gitmeyi bilir, süratin ve atılganlığın nasıl bir yüzeysellik taşıdığını sezgileriyle bilerek itkilere direnir. Ama ona katılmaksızın hayatının geçip gitmesine izin verir.
Bir Oblomov'un gözde lafı "yorgunum"dur. Rusya'da 1860'taki dönemin göstergesi yorgunluktu ve bugün yeniden öyle olmuştur.
Hayatı sever, çocukluğunu sever, sevmeyi sever. Ama koltuğundan kalkmaz. Aşk yolunda bile olsa her hamle onun ataletiyle ketlenir. Kendi hayatını düşler, düşü gerçeğe yeğler ve giriştiği bir işin sonunu asla getirmez.
Sürekli olarak performansımızı "boost" etmek istediğimizde uykuyu kaybederiz. Dolayısıyla ya performanstan vazgeçip uykunun geri gelmesini bekleriz ya da yarışta kalmak için kendimizi zorla uyutmaya çalışırız. Bu ikinci durumda, çözüm insanın kendisini olabildiğince düzenli biçimde helak etmesidir. Uyumayız, bayılırız.