Çalışma anlayışının görev duygusu içerisinde kökleştiği bu sistemde kişisel zaman düşüncesinin kendisi dahi yok olur. Artık sığınılacak bir ev kalmadığı gibi içsel psişik bir alan da kalmaz.
Takıntılı nevrozu olan ise her işi yarına bırakır: Meşguliyeti arttıkça "daha ileriye" erteler, çünkü onun en büyük korkusu arzusunu tehlikeye atmaktır
Geç kalmak tam bir saplantıya dönüştü. Öyle ki her şey bizi erkenciliğe sürüklüyor. Günümüzde çocuklar bile çocukluktan çıkmak için acele etmeliler, hızlı gitmeliler - okumayı hızlıca öğrenmeli, hızlıca "temel bilgilere hakim olmalı", oradan oraya hızlı gitmeliler, "Erken gelişen bir çocuk sahibi olmak bütün ebeveynlerin hayali. Ama yaygınlaşan erken gelişmişlik, giderek daha sık görülen erken ergenlik ve erken menopoz olarak da kendini gösterdiğinde oturup ağlıyoruz.
Bireylerin travmaya karşı verdikleri tepkiler çoğu zaman o kadar güçlü ve yoğun oluyor ki, bu bireyler "çıldırdıklarına" ya da "hayatlarının kontrolünü kaybettiklerine" inanmaya başlayabiliyorlar. Bu kişiler, benzer duyguları yaşayan, “çıldırmış” olduğunu düşünen tek kişinin kendileri olmadığını, travmaya maruz kalan birçok insanın bu tür yaygın tepkiler verdiklerini öğrendiklerinde çoğu kez şaşırıyorlar ve rahatlama yaşıyorlar.