İnternet Pandora'nın bütün kutularını açıyordu. Bu zamansız ve mekânsız alemde zamanaşımı,
pişmanlık, unutulmak, geçmişte kaybolmak
diye bir şey yoktu. Ölüm bile yoktu. Bıraktığımız her iz bizi sonsuza kadar takip ediyordu. Geçmişimiz geleceğimize teslim olmuştu. Dün yarın olmuştu artık. Zamanın tümü, geçmiş-şimdi-gelecek yekpâre bir zaman olmuştu.
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında.
Yekpâre geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.
Duygular andır, gelir geçer. İnsansak eğer, bir duygudan bir duyguya geçeriz. Her birinde sonsuza kadar kalacığımızı sanırız. Aşk mı? Hiç bitmeyecek ki.. Ölüm mü? Hiç gelmeyecek ki .. Ömür boyunca defalarca doğarız ve ölürüz..
Duygular andır, geçer. Duyguları yaşarken
sanıyoruz ki budur işte her şey. Hayat, ölüm, varlık, anlam hepsi bu andır, bu anın içindedir. Ama geçiyor baba. Duygu dediğimiz şey,
benliğimizin bir yerlerinde belirip kaybolan bir şeyler işte. Geliyor, geçiyor, ama çok ağrı yapıyor.
Birileri Çernobil'den, bizi çayda radyasyon olmadıgına inandırmak için kameraların karşısında gösterişle çay içen bakandan bahsediyordu. (Eski hikayeydi, aylardır çiğnene çiğnene çürümüş sakız. Ama unutamayacağız
ki. Gelecekte her birimiz takır takır kanser olduğumuzda, karşımızda çay höpürdeten o bakanı hatırlayacağız. (Ölümsüzlük bu olsa gerek.)