“Hayır, insan istediği gibi yaşayamaz, doğrudur. Yoksa insan en derin zekânın bile içinden çıkamayacağı bir çelişmeler karanlığına düşer. Bir gün bir şey istersin, ertesi gün tutkuyla, ölesiye ona bağlanırsın, daha ertesi gün onu istediğinden utanırsın, arzun yerine geldiği için hayata lanet edersin. İşte insan hayatta kendi isteğinin peşinden serbestçe giderse böyle olur. Bastığımız yeri yoklayarak yürümeliyiz; bazı şeylerden gözlerimizi çevirmeliyiz, mutluluk hülyalarına kapılmamalıyız, mutluluk elimizden kaçarsa isyan etmemeliyiz, hayat budur işte… Kim demiş hayat zevk ve mutluluktur. Ne saçma düşünce! Hayat hayattır, bir ödevdir, ödev dediğin de çetin bir iştir. O halde ödevimizi yapalım…”
~İçinizdeki güç canlandığı zaman, çevrenizdeki hayat da yeni bir anlam kazanacak, şimdi görmediğiniz şeyleri görecek, işitmediğiniz şeyleri işiteceksiniz. Bekleyin, acele etmeyin, bir gün kendiliğinden olacak bu.
Oblomov:
~Hayat tekrar açılıyor önümde, dedi. İşte hayat: Gözlerimizin içinde, gülüşümüzde, şu leylakta, Casta Diva’da… Bütün hayat işte bu.
Olga başını salladı:
~ Hayır bütün hayat değil, yarısı.
~En iyi tarafı…
~Belki.
~Öteki yarısı nerde? Bundan başka ne olabilir ki?
~Onu siz bulmalısınız.
~Niçin?
~Bu yarısını kaybetmemek için.
Şimdi ne yapmalıydı? İleri mi atılmalıydı, yoksa olduğu yerde mi kalmalıydı? Bu Oblomovca soru, Oblomov için Hamlet’inkinden* daha derindi. İleri atılmak, uzun hırkasını yalnız omuzlarından değil, zihninden ve ruhundan atmak, tozları ve örümcek ağlarını yalnız duvarlardan değil, gözlerinden de silmek, dünyayı yeniden görmek demekti.
Sayfa 230 - *Var olmak ya da olmamak.·Kitabı okudu