Halbuki İstanbul’a gitmek, onun güneşiyle ısınmak, onun çiçeklerinin, rüzgarlarının kokusunu duymak, koklamak istemiyor muyum? Başımı annemin dizine dayayarak günlerce, haftalarca ağlamak, doğduğum, büyüdüğüm yerlerin hayalini olsun görmek için çıldırıyorum.
Bir anneye, evladını ne zaman daha çok sevdiğini sordukları zaman, “Hasta olduğu vakit,” demiş. Vatan ateş, kan içinde yüzerken ben de onu işte o zaman daha çok sevdim, ona daha candan, yürekten bağlandım.
Ben buraya bir emirle gelmiştim, fikren , ruhen müstakildim, sevk edilen yalnız vücudum, maddiyatımdı; fakat vatanın ateş altında, ölüm tehlikeleri geçirdiğini görünce fikrimdeki, ruhumdaki istiklali kaybettim. Çünkü burada vatan doğrudan doğruya emrediyordu. Ben bu emre boyun eğdim.
Ya sen Mehmetçik, senin yanık bağrın da mı hicran okuyla delindi? Karanlıkların gizlediği “uzak dağların ardı”nda geleceğin günü bekleyen bir yavuklu mu bıraktın? Onun üzüldüğünü düşünerek mi için yanıyor? Hayatı iğrenç bir posa gibi tükürmek istemiyor musun? Eğer seni köyünle etrafına bağlayan bir rabıta varsa ölsen bile gam yeme. Yine sevgililerinin kalbinde senelerce yaşayacaksın. Sende dönme ümidi ve bu ümitte saadete kavuşma hayali var. Ya ben? Hangi ümit, hangi hayal beni hayata bağlıyor?