Bir şehrin üstüne çöken sessizlik, aslında sessizlik değildi. Yıkılmış evlerin duvarları arasında yankılanan çığlıklar, göğe yükselen dumanla karışıyor; taş, toprak ve kan birbirine karışarak insanlığın vicdanını örtüyordu. Gazze’de zaman durmuştu; saatler yalnızca acıyı kaydediyordu.
Orada, küçücük elleriyle oyuncaklarına sarılmış bir çocuk vardı. Gökyüzü ona hiç gülümsememişti; bulutlardan yağmur değil, ateş yağmıştı. Çocuğun gözlerinde ömrüne sığmayan bir keder vardı, sanki dünyaya gelirken değil, giderken ağlamıştı. Ve o son bakış, bütün insanlığın üzerine ağır bir yük gibi çöktü: Bizim sessizliğimiz. Çünkü çocukların bedenleri toprağa düşerken, insanlığın ruhu da karanlığa gömülüyordu.
Gazze’de yıkılan sadece evler değildi; masumiyetin kendisi, geleceğin umudu, insan kalmanın anlamı paramparça oluyordu. Ve belki de en büyük trajedi, bu acının artık kimseyi şaşırtmamasıydı.