Suzy, annesiyle babasının Debby’le baş başa konuşmak istediklerini anladığı için masadan kalktı. “Affedersiniz, Annette’e telefon etmem gerek.” “Onlarla gidiyorsun, değil mi?” diye sordu Esther. Suzy’nin ne denli uzun bir zamandır bu “hafta sonu”‘ndan söz ettiğini hatırlamıştı. getirdiği yorgunluğu ve sersemliği taşıyan zihni, Suzy’nin duygularını kavramaya çalıştı. “Onların gelip seni almasını filan mı planlamıştınız?” Suzy dönüp bunun yanıtını vermek üzere ağzını açmışken, dudağını ısırarak söyleyeceği şeyden vazgeçti ve “Eve pek sık gelmiyorsun. Bu hafta sonunu seninle geçirmek istiyorum,” dedi. “Bana annelik etme, yalnızca sorumu yanıtla!” dedi Deborah dünyanın dibine doğru çökerek. “Hayır!” diye bağırdı Suzy ve dönüp telefona gitti. “Seni gerçekten çok seviyor,” dedi Esther, “Ailedeki herkes elinden geleni yapıyor –bütün sorunlar halledildi.” Deborah’ın duyduğu tek ses, ondan başka herkese göre ulaşılması kolay bir düzlük olan bir Everest’e tırmanırken duyduğu bitkinlikten solumasıydı. Düşe kalka bu bitimsiz, sarp tepeye tırmanmaya çalışırken, her iyiliğin, her avuncun, bu sevgi dolu işkencecilerin ona yüklediği ve üzerine kurşun külçeleri gibi çöken, ödenecek bir borç olduğunu düşünüyordu. Eşit insanlar arasında, gönül borcu paylaşılan bir şeydi; onun, kendilerini sıradan olarak niteleyen ve yaşamayı başarma konusundaki korkunç güçlerinin ayrımında olmayan bu Titanlar’a duyduğu gönül borcu ise, yalnızca, kendini her zamankinden daha şaşkın, beceriksiz ve yalnız duymasına yol açıyordu.