Deborah o akşam erkenden ilaçlarını alıp yattı. Uykuya doğru sürüklenip giderken, Suzy’yle Esther’ın oturma odasından gelen seslerini duydu. Tartışma sesleriydi bunlar ve keder doluydular. “Tanrım bize yardım et!” dedi Deborah ve uyudu. “Söylediklerimi duymuyorsun bile,” diye inledi Suzy, “çünkü Debby’yle ilgili olmayan hiçbir şeyi duymuyorsun, ama ben de dikkatsiz, kuş beyinli, geri zekâlı biri değilim!” “Haksızlık ediyorsun,” dedi Esther. “Evde yalnızca birkaç gün kalacağı için, biraz fazla telaşa kapılmış gibi görünüyoruz, hepsi bu.” “Ya o mektuplar!” diye bağırdı Suzy, “ya o ziyaretler! Ben de resim yapıyorum; ben de dans ediyorum, geçen yıl kamp eğlenceleri için iki şarkının sözlerini yazdım. Bunlar Debby’nin resimleri kadar ‘derinlikli’ olmayabilir, ama hiçbir zaman Büyükannem’i durdurup ya da Natalie Teyze’yle Matt Enişte’yi davet edip benim yazdığım yeni bir şarkıyı onlara dinletmiyorsun, ya da benim söylediğim akıllıca bir şeyi anlatmıyorsun!” “Anlamıyor musun, sersem kız,” dedi Esther neredeyse saldırgan bir tavırla, “böyle bir şeyi yapmam gerekmiyor! Seni övmek, böbürlenmek demektir. Deborah’ı övmekse–bağışlamak–” Sesleri o denli yüksek çıkıyordu ki, Jacob öfkeyle yatak odasından çıkıp tartışmalara kaynaklık eden ve şu anda ilaçlarla uyuşarak uykuya dalmış olan varlığa yönelik bu bilinçsizce yapılmış ama doğru olan imayı anlamıştı. Suçluluk, öfke, sevgi ve umutsuzluk duyguları içinde, yataklarına gittiler. Ziyaret süresi dolduğunda, Deborah bir bavul dolusu yeni giysiyle birlikte hastaneye döndü.