Eskiden dergâha gelen kişiye, "Hiç âşık oldun mu?" diye sorulurmuş.
Eğer hayır derse, "Var git evladım sen bir âşık ol da gel," denirmiş. Beşeri aşkın ilahi aşkın provası olduğu düşünülürmüş. Her ikisini de tatmak nasip olduysa sonsuz şükürler olsun.
Allah'ın eşsiz planını bilmiyoruz hiçbirimiz ama belki de henüz hazır değildiler. Hazır olunmayan hiçbir deva hastaya verilmiyordu demek. Belki şartlar oluşmadan sunulan şifa hastaya deva olmuyordu.
Muhakkak ki hayrı dahi hayırla dilemek gerekiyordu. Yağmur mesela hiç şüphesiz rahmettir ama fazlası afettir, felakettir.
Harputlu Kemal Efendi der ki, "Aklından geçen olur, sen ne düşünürsen onu yaratır Allah. Nereye seslenirsen oradan öyle bir cevap alırsın. Cennete seslenirsen cennetten, cehenneme seslenirsen cehennemden cevap alırsın! Nereye seslenirsen -yaptığın ettiğin şeylerle- oraya, ben şurada şu durumdayım, gelin beni alın, demektir.”
"İnsan dünya ve ahiret dağları arasında Berzah adı verilen bir vadidedir. Ve insanın burada söyleyeceği her söz her iki dağda da yankılanır. Bu yüzden iyi sözler söyleyenler her iki âlemde de mutlu ve cennettedir,” diye de ekler aym konuda Lütfi Dede
Ne diyordu Taptuk Emre... Aşk yoluna çıkmak ise niyetin, vuslata ermek ise gönlündeki, bela ile imtihan edilirsin. Biz "çalap” deriz, her daim Allah'tır gönülde adı. Amma onun bir adı da "Zül celal-i vel ikram'dır". Kişi ister ki hemen cemalini
göre, o güzellik karşısında mest ola. Ama o önce kahrı, zulmünü, celalini gösterir "Zül celal-i vel ikram”... Demek önce celal, sonra ikram. Önce kahır, zulüm, imtihan, çile, sonra lütüf, sonra ihsan, sonra ikram. Ya sebep nedir, önce celal sonra ikramda bulunur? "Âşığı sadık mı değil mi emin olmak için.”