Emir Berk Canpolat

Emir Berk Canpolat
@eberkc
Bağdat Vapuru
"Büyük Harp'te Dördüncü Ordu Karargâhı'na uğramış olanlar, yukarıda ismi geçen Şeyh Esad Efendi'yi şüphesiz unutmamışlardır. Garip Türkçe söyler, nekre ve zarif karışık ve iyi hatipti. Sultan Hamit tarafından niçin Adana'ya sürülmüş olduğunu kendisinden dinlemiştik: - Yavaş yavaş mahremlerden oluyordum. Bir aralık iyi fal bildiğimi hareme duyurdum. Saray'da merak arttı ve lütuf beklerken nefyolundum. Sultan Hamit demiş ki: "- Bir Ebülhüdamız var, yeter... Osmanlı devletine iki Arap çok gelir." Sultan Hamit tarafından sürülmüş olduğu için İttihat ve Terakki tarafından ilk Meclis'e mebus olarak alınmıştı. Meclis'teki yeri Türkçe bilmeyen bir Bağdat mebusunun yanında imiş. Bağdat mebusu her oturumda uyur, görüşme bittiği zaman başını kaldırıp: "- Ya Şeyh, bugün ne oldu?" diye Esad Efendi'den oturumun hikâyesini dinlermiş. Şeyh Esad Efendi, Bağdat mebusundan bıkmış, usanmış. Bir güne gene oturum bitip aynı suali işitince: - A... demiş, haberin yok mu? Bugün her mebusa kendi vilayeti için vapur verdiler. - Ya Bağdat? - Sen uyuyordun, başka bir isteyen de olmadığı için vermediler. Bağdat mebusu çılgın gibi ayaklanmış, saçını sakalını yolarak: "Erbaa vaburat li Dicele tu vel Fırat" diye bağırmaya başlamış. Ahmet Rıza Bey, mebusun delirdiğine hükmederek hademelere işaret etmiş. Mebusu yakalayarak zorla musluğa götürmüşler ve başını soğuk su ile yıkamaya başlamışlar. Bu vakitsiz duştan sonra reisin yanına götürülen mebus efendi hikâyeyi anlatmış. Gülmüşler ve kendisine, arkadaşının bir muzipliğine uğradığını söylemişler. Bağdat mebusu koridorda yakaladığı Şeyh'in yakasına sarılmış: - Ya Şeyh, demiş ayıp değil mi? Benimle alay etmek sana yakışır mı? Suratını asan Şeyh Esad: - Peki hocam, demiş, ne istersen yap, hakkın var. Sana ben yalan söylemiş olayım, onlar da
Sayfa 31·Kitabı okudu
Reklam
BiZiM İMPARATORLUK!
“Zeytindağı’nın tepesindeyim. Lut Denizi’ne ve Gerek Dağları’na bakıyordum. Daha ötede, Kızıl Deniz’in bütün sol kıyısı, Hicaz ve Yemen var. Başımı çevirdiğim zaman Kamame’nin kubbesi gözüme çarpıyor. Burası Filistin’dir. Daha aşağıda Lübnan var; Suriye var; bir yandan Süveyş Kanalı’na, öbür yandan Basra Körfezi’ne kadar çöller, şehirler ve hepsinin üstünde bizim bayrağımız! Ben bu büyük imparatorluğun çocuğuyum. Çıplak İsa, Nasıra’da marangoz çırağı idi; Zeytindağı’nın üstünden geçtiği zaman, altında, kendi malı bir eşeği vardı. Biz Kudüs’te kirada oturuyoruz. Halep’ten bu tarafa geçmeyen şey, yalnız Türk kâğıdı değil, ne Türkçe ne de Türk geçiyor. Floransa ne kadar bizden değilse. Kudüs de o kadar bizim değildi. Sokaklarda turistler gibi dolaşıyoruz. Kamame Kilisesi’nin Hıristiyan milletler arasında bölünmüş olduğunu bilirsiniz, içerisinin her parçası ve kilisenin her hizmeti bir başka cemaatindir. Bu cemaatler yalnız anahtarı pay edememişlerdir. Anahtar bir hocada durur. Bütün bu kıtalarda biz işte bu hocanın görevini yapıyoruz. Ticaret, kültür, çiftlik, endüstri, binalar her şey Arapların veya başka devletlerin... Yalnızca jandarma bizim idi, jandarma bile değil, jandarmanın esvabı. Arap milliyetçiliği güden Şamlı Azimzadeler, Konya’dan gelme Kemik Hüseyin torunları idi. Halep’in esas familyalarının asılları Türklerdi. Osmanlı İmparatorluğu’nda itibar, azınlığın imtiyazı olduğu için ve Türk unsuru imtiyazsız olduğu için herhangi bir Müslüman azınlığın çocuğu olmak, Türk olmaktan daha faydalı idi. Bir Kürt zaptiye çavuşunun kütüğünden gelen Abdurrahman Paşa, dedesi ve babası vergi çaldığı için, zengin, Araplaşmış olduğu için de âyan azası idi. Bu Abdurrahman Paşa, kendi toprağının tamamını ancak harita üstünde görmüştür. Birinci Millet Meclisi’nde Şer’iye
Sayfa 21·Kitabı okudu
Tarih

Emir Berk Canpolat

, bir kitap okudu
9/10
·165 syf.·
Beğendi
·
4 günde okudu
·
Okunma: 20 Şubat 2021 03:09
·
2021 3. kitabı
Falih Rıfkı Atay
8.5/10 · 14,8bin okunma
Bu sütleri sizin uğrunuza içiyor, bu elmaları sizin uğrunuza yiyoruz!
Elmalar artık olgunlaşmaya yüz tutmuşlardı; meyve bahçesinin çimenleri rüzgârla dökülen elmalarla kaplıydı. Hayvanlar, doğal olarak, elmaların eşit bir biçimde paylaşılacağını umuyorlardı; oysa bir gün ağaçlardan dökülen tüm elmaların toplanması ve koşum takımlarının durduğu odaya getirilerek domuzlara teslim edilmesi buyuruldu. Bazı hayvanlar homurdandıysa da bir yararı olmadı. Bütün domuzlar, Snovvball ile Napoleon bile bu konuda aynı düşüncedeydiler. Öteki hayvanlara gerekli açıklamaları yapmakla görevlendirilen Squealer, “Yoldaşlar!” diye haykırdı. “Umarım, biz domuzların bunu bencilliğimizden, ayrıcalık düşkünlüğümüzden yaptığını sanmıyorsunuzdur. Aslında çoğumuz süt ve elmadan hoşlanmayız. Ben de hoşlanmam. Bu elmalara el koymamızın tek bir amacı var, o da sağlığımızı korumak. Sütte ve elmada domuzların sağlığı açısından kesinlikle gerekli olan bazı maddeler var. Bilim bunu kanıtlamıştır, yoldaşlar. Biz domuzlar düşün emekçisiyiz. Bu çiftliğin tüm yönetim ve düzeninden biz sorumluyuz. Gecemizi gündüzümüze katarak, sizin sağlığınızı koruyoruz. Bu sütleri sizin uğrunuza içiyor, bu elmaları sizin uğrunuza yiyoruz. Biz domuzlar görevimizi gereğince yerine getiremezsek ne olur, biliyor musunuz? Jones geri gelir! Evet, Jones geri gelir! Bundan en küçük bir kuşkunuz olmasın, yoldaşlar.” Sonra da, oradan oraya sıçrayıp kuyruğunu oynatarak bağırdı: “Aranızda Jones’un geri gelmesini isteyen tek bir hayvan yoktur sanırım!” Hayvanların en küçük bir kuşku duymadıkları tek bir şey varsa, o da Jones’un geri dönmesini istemedikleriydi. Domuzlan sağlıklı tutmanın önemi çok açıktı. Böylece, tartışma büyümeden, bütün sütün ve rüzgârla ağaçlardan dökülen elmaların (doğaldır ki, olgunlaştıkları zaman ağaçlardan toplanan elmaların da) hepsinin domuzlara ayrılması herkesçe kabul
Sayfa 51·Kitabı okudu