Zamanı kaybetmişsek, zamanın zamanını nadiren kullanabiliyorsak bunun nedeni kitlesel kıyımların öznel zamanı da öldürmüş olmasıdır. Gecikme takıntısı, boş zaman aralığı korkusu çağdaş tarihin travmalarının etkileridir. Aynı yerde dönüp duruyoruz. Nedenler ile sonuçlar birbirini besliyor: Zaman kaybolduğunda uygarlık vahşilleşiyor, travmadan travmaya koşuluyor yalnızca. Çünkü nesnel zaman travmaya dokundurtmuyor. Çağdaş nesnel zamanının zıvanadan çıkması yakın tarihin ortak travmalarının bir sonucu. Travmanın olduğu yerde bellek olmaz.
Arzu zamana uymaz. Bugün bütün istekleri öncelenirken çocukların arzu duymalarını sağlamanın ne yararı var? Tıka basa doyurulmuş, kusturasıya, bıktırasıya tatmin edilmiş bir durumda, ruhu bedene kavuşturan gerçek arzuyu bilmeden ancak itkiden itkiye koşabiliyorlar.
Umut, bazen imkansıza inanmak, bazen olasılıklara meydan okumak, dağları yerinden oynatmak, bazen hayatları değiştirmek, incindiğinizde iyileşmek değil midir? Kendimizi dolambaçlı bir yolda, çıkmaz sokakta veya olmayı tercih etmeyeceğimiz bir yerde bulduğumuzda, tüm bunlarla başa çıkmak için umuda yaslanırız. En çok da gelecekte olmasını istediğimiz ve tüm kalbimizi dolduran temennilerimizi beklerken… Tatar Çölü kitabının ana temalarından biri de umuttu. Umudun yanında yalnızlık, insanı bir sarmaşık gibi saran alışkanlıklar ve yanlış tercihler…
Kitapta kahramanımız Drogo, herkesten ve her şeyden, şehrin parıltısından uzakta bir tepede yer alan deyim yerindeyse zamanla unutulmuş olan Bastiani kalesinde genç bir subay olarak göreve başlıyor. Başlangıçta kendisine verilen görevi yerine getirmek konusunda bir hayli isteksiz olan ve bir an önce ayrılmaya kararlı olan Drogo zamanla alışkanlıkların yarattığı konforun ve birçok silah arkadaşı gibi Tatarlardan gelecek bir istila ile kendi varoluşuna kahramanca bir anlam katma umudunun pençesinde buluyor kendini. Böylece aslında kısa sürecek olan görevi, zamanın insanı uykuya hazırlayan melodisiyle akıp giderken 20li yılları buluyor. Drogo kendi için beslediği umudun ne kadar boş olduğunu anlıyor ve bunu şu sözlerle sorguluyor: “Ya, aslında yanılıyorsa? Ya, gayet sıradan bir yazgıya sahip sıradan biri olarak yaratılmışsa? Ama yine de hiçbir şey onu umut etmekten, kahramanca bir yazgıyı beklemekten alıkoyamıyor.
Ve Tatarlar, yaşamın güzelliğini gelecekteki beklentilere, umutlara adarken şimdiki zamanımızı nasıl avuçlarımızdan kaçırdığımızın bir alegorisi haline geliyor. Ne diyordu kitapta "Zaman elini sizden daha çabuk tuttu, sizinse artık her şeye yeniden başlama hakkınız yok..." Kitabı bitirdiğimde aklıma ilk gelen şey