Zaten köyleri, derinlere dalıp çıkardıkları süngerler gibiydi. Acıyı da üzüntüyü de sevinci de felaketi de içine çeker , sindirir, hayatına devam ederlerdi. En garip olayı bile “Tabii” diye anlatırlardı. ….. Bu “tabii”lerin her olayı doğal görmelerin gelmezdi. Hiçbir şey hayret verici değildi, her şey doğaldı.

Kendisini kayanın dibinde havasızlıktan çırpına çırpına, kuyruğuna çarpa çarpa can veren balıklara benzetiyordu. İnsanı boğan su o canlı yaşatıyor, kendisini yaşatan hava o canlıyı boğuyordu. Anlaşılmaz bir şeydi bu. Başkalarına mutluluk getiren çocuk, onlara felaket getirmişti. Deniz, ana karnında aylarca suyun içinde kalmıştı, niye o zaman boğulmamıştı? Sonra niye suda boğulmuştu?
Yaşadığımız bu materyalist hayat , saf ve temiz bir bakış açısıyla yaşamamıza izin verir mi? Bunun cevabını vermek çok zor çünkü insanlar farklı bütünleri oluşturan aynı evrenin birer parçası! Bu parçaların doğruları ve yanlışları da kendine ait tabiki. Ama ortak bir şey varsa o da “ego”…
Beraberinde getirdiği tepkiler tüm insanların ortak noktası…
Hayatı yeniden yaşamak mümkün olamaz ama hayata yeniden bakmak pek mümkün. Kitabı okurken, çıktıkları yolculukta yanlarında olmak istedim. Meğer içimdeki gitme isteği , aslında böyle bir yere varma isteğiymiş. Keşke bu kitaptaki her şeyi hayatıma uygulayabilsem. Duygusallığına yenilip gerçekçi somut şeylerle hareket eden biri olarak hayatımın bütününde uygulayamasamda, bana kattığı şeyler o kadar kıymetki ki… Küçük de olsa bazı değişimler yaptığım da doğrudur…
İyi ki okudum dediğim kitapların arasına girdi.