Ne yüce, ne ulaşılmaz varlık o! Çektiği acılar yeter... Neler çekmiş olduğunu ve hâlâ da çektiğini düşünün. Bundan sonra neler beklediğini göz önüne getirin... Korkunç, korkunç doğrusu!
... öte yandan ben Alyoşa’da herkesten daha gerçekçi bir yaradılış görüyordum. Kuşkusuz manastırdayken mucizelere tümüyle inanıyordu ama, bence, mucize gerçekçide hiçbir kaygı uyandırmaz. Gerçekçide iman uyandıran mucize değildir. Gerçekçi, zındıklık yolunu tutmuşsa, bir mucize görse bile kendinde buna inanmamasını sağlayacak güç ve yeteneği bulur. Mucize yadsınamaz durumda bile olsa boyun eğmez; duygularına sırt çevirir. Kabule yanaştığında ise bunu mucize saymaz, şimdiye kadar bilmediği bir olay olarak görür. Gerçekçinin imanı mucizeden doğmaz; iman, mucizeleri doğurur. Böyle kimse bir kere iman edince artık kendi gerçekçiliğinin zorunluluğu olarak mucize olanağını da kabul etmek zorundadır. Havari Thomas, görmeden inanmayacağını söylemiş, gördükten sonra, “Rabbimsin, Tanrımsın!” demişti. İnanmasının nedeni mucize miydi? Herhalde değil; inanmak istediği için inanmıştı. Hatta belki, “Görmeden inanmayacağım.” dediği zaman bile varlığının en saklı köşesinde tümüyle iman etmişti.
Bakışı zaman zaman donuklaşıyor, aşırı dalgın insanlarda rastlandığı gibi bazen gözlerini üzerinize diktiği hâlde sizi görmüyordu. Çok konuşmazdı, davranışları pek serbest değildi. Fakat arada bir, hele birisiyle baş başa kalınca birdenbire açılır, alabildiğine konuşur, heyecanlanır, güler; bazen neye güldüğü de pek anlaşılmazdı. Coşkunluğu başladığı gibi aynı hızla çabucak sönüverirdi.