"başsağlığına gelenler, karşılıklı iki duvarında başak’ın iki yağlı boyasının asılı durduğu salonda her an kalkacakmış gibi oturuyor, alçak sesle, tane tane konuşuyor ve sanki ellerinden utanıyorlardı. ellerini, acıya saygısızlık etmelerinden kortukları bu soytarıları, bacaklarının altına, dizlerinin arasına, koltukaltlarına saklıyor; her türlü hızın neşe olup göze batacağı bu ölü evinde ellerini çok yavaş hareket ettiriyor, olanaklıysa hareket ettirmiyorlardı.
başka ellere ya da ikram edilen bir şeye uzanırken bu eller tek bir başparmak ve birbirine yapışık dört parmaktan oluşuyormuş gibi görünüyordu. bir şey göstermeleri gerektiğinde işaret parmakları gibi hiçbir zaman tam ileri uzanmıyor, boynu bükük duruyor ve eller bedenden çok uzaklaşmadan, gösterdikleri şeye çok yaklaşmadan hemen geri dönüyorlardı. bir konuşmayı söylenen bir şeyi desteklerken kafeslerinin kapısının açık olduğunu gören kuşlara benziyorlardı: kapı açık değilmiş gibi davranıyorlardı. her şeye razıydılar. başın altına yastık olabilirlerdi ya da gözler için siperlik. bir şeyler dilemek için yukarıdaki büyük, ürkütücü boşluğa doğru açılabilirlerdi. becerikli olmaları gerekmiyordu, üretmeleri gerekmiyordu. et ve kemiktiler.
sahipleri evden ayrılırken anlamla sarmalanıyordu eller. omuza dokunulduğunda, bir kolu kavradığında, sırtı sıvazladığında. bir söz veriyor, vaatte bulunuyorlardı: yalnız değilsiniz, yanınızdayım, acınızı anlıyorum, hayat devam ediyor, ölenle ölünmüyor, yine geleceğim, bir ihtiyacınız olursa yapabileceğim bir şey olursa mutlaka arayın. söze dönüşüyordu eller, güvenilmez oluyorlardı bu yüzden. anlamları oluyordu, tabii hemen sonra anlamsızlıkları. asansörün kapısını açıyorlar, son bir kez sallanıyorlar ve ardından gözden yitiyorlardı.
cesaretini toplayıp kendi ellerine bakıyordu