“Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum.”
Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar kitabında Hikmet’e bu sözleri söyletiyor. Kendisi de anlaşılamadan öldüğü için, bu söz geleceğe bir ağıt sanki. Yaşarken kitapları 2. Baskısını bile yapamayan Atay, ölümünün ardından değere binmişti. Dünya tarihinde bir tek onun başına gelmedi bu durum. Pek çok düşünür, yazar ve sanatçı öldükten sonra değerlenmiştir. Ne yazık, ne acı, ama çok, çok gerçek.
Tehlikeli Oyunlar kitabını okursanız mutlu olur, çok eğlenir, hayata daha güzel bakarsınız demek isterdim ama diyemiyorum. Eşinden boşandıktan sonra başka bir muhite taşınan ve farklı insanlarla dostluk kuran Hikmet Benol, düşüncelerinin içinde sıkışıp kalmış biri. Mutlu değil ve mutlu olmaya bile yakın değil. Hikmet’in düşüncelerini, hayata bakışını ve çevresine karşı duruşunu okudukça kendinizi bir fanusun içine kapatılmış gibi hissediyorsunuz. Onun zihninde bir yerlerde hapis kalma hissi okuma süresince size acı veriyor. Her bir cümleyi, her kelimeyi kaçırmayayım diye kendinize yüklendikçe, beyninize sanki cam kırıkları batıyor. Atay, ışık hızında akacak sözleri, sayfalara pıt, pıt yerleştirivermiş. Hayran olmamak elde değil. Yorulup, okumaya ara verdiğinizde, Hikmet oradan size nanik yapıp gülüyor. “Çok mu acı verdi diyor, korkuyor musun gerçekleri duymaya?” Dudak büküp, “Yooo,” diyorsunuz. “Ne korkması, o da nereden çıktı?” Aslında korkuyorsunuz, gerçek bu.
Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar kitabıyla elini kaldırıp, insanoğluna adeta bir Osmanlı Tokadı atıyor. Yapıştığınız yerden, kalkın kalkabilirseniz. Neyse, böylesi bir zihin yorgunluğuna çay iyi gider değil mi? Gidip çayımı içeyim ve bir süreliğine, yani kısa bir süre (bu beyin sarsıntıları iyidir) Oğuz