“Neden böyleydim ben? Kötülük içimde miydi? Peki, nasıl gelip çöreklenmişti oraya? Bir tohum olarak atılmış, sonra köklenip filizlenmiş, çiçeklenip dikenlenmiş miydi? İnsan habis mi doğardı? İlle de öyle mi ölmek zorundaydı? Yeni doğmuş sabileri düşünüyordum mesela. Ne hasenata hayrata ne falsoya fesada mecali olanları. Sallanan bir beşikte, sersem sepelek seyrederken âlemi, hepi topu diş çıkarmayı filan beklerlerdi. Sonra ne zaman çıkarırlardı dünyaya dişlerini? Ne ara bilerlerdi? Ne vakit başlarlardı bile isteye incitmeye diğerlerini? İlk gerçek günahlarını ne zaman işlerlerdi?”
“Ölecektim.
Öyle yaşlanıp elden ayaktan kesilince değil üstelik, bugün yarın. Belki yeni bir mevsim göremeden, tek bir yeşil erik daha yiyemeden, kıymetli defterimin sonuna gelemeden…”
İnsan acısından utanır mı
Döktüğüm yaşlarla zehirleniyorum.
Bizden geçti de, demiştin, hepsi ölümün rahminde
Bu çocuklar nasıl yaşayacaklar bu ülkede.
Şükrü Erbaş