Daha küçükken şiir yazardım. Korkunç dizelerdi yazdıklarım, ama bana kalırsa hepsi mükemmeldi. Kusursuz bir eser ortaya koyduğunu sanmanın verdiği o aldatıcı zevki bir daha asla tadamayacağım.
Sanat, insanın eylemi ya da hayatı başından atmasına denir. Coşkunun irtiyadi ifadesi olan hayattan farklı olarak, sanat, coşkunun zihinle ifadesidir. Sahip olamayacağımız, cüret edemeyeceğimiz ya da elde edemeyeceğimiz her şey hayalimizde bizim olabilir, sanatı da işte o hayalle yaparız. Bazen çoşku o kadar güçlüdür ki, eyleme indirgense bile giderilemez; duygunun gerçek hayatta ifade edilemeyen artıklarından da sanat eseri doğar. Nitekim iki tür sanatçı vardır: sahip olamadıklarını ifade edenler ve sahip olmuş oldukları şeylerin artıklarını ifade edenler.
Her şeyin bir karşılığı var. Günbatımlarından asla bahsedilmeyen klasikleri okudukça, nice günbatımlarını bütün incelikleriyle kavrayabilir hale geldim. Varlıkların, seslerin ve biçimlerin farklı değerlerini ayırt etmemizi sağlayan cümle kurma yeteneğiyle, gökyüzünün ne zaman yeşil olduğunu, sarının neresinde göğün yeşilimsi mavisinin saklanabileceğini anlama yeteneği arasında bir ilişki var.
Peki, kim kurtaracak beni var olmaktan? Ne ölümdür istediğim, ne de hayat: sıkıntılarla kuşatılmış arzularımın derinlerinde, ulaşılmaz bir mağaranın dibinde olduğu düşlenen bir elmas gibi parlayan o öteki şey. Bu gerçek ve imkansız evrenin olanca ağırlığıdır o, yabancı bir ordunun, olmayan bir havada usulca solan renklerin sancağıdır, havada ise, donuk, elektrikli bir beyazlık içinde uzak, duyarsız kıyılarıyla düşsel bir hilal yükselir.