Sanatta ya da hayatta bütün ürettiklerimiz, tahayyül ettiklerimizin kusurlu kopyaları olmaktan öteye gitmez. Sırf dışımızdaki değil, içimizdeki mükemmellik de bozulmaya mahkumdur; yaptıklarımız sadece olması gerekene göre konulmuş kurallara değil, olabileceğimizi düşündüğümüz şeyin kurallarına da uymayabilir. İçimizde dışımız gibi oyuk ve boştur, beklentilerin ve vaatlerin elinde oyuncaktır ikisi de.
Mistiklerden bahsederken, bir an için aynen onlar gibi mistik oluyorum, ama benim için mesele, anlık bir hevesle yazdığım bu sözlerden öteye geçmez. Ben hep Rua dos Douradoresli bir adam olarak kalacağım- tıpkı bütün insanlar gibi. Manzum ya da nesir bir büro çalışanı olacağım daima. Çapı belli biri olarak, gizemin ya da gizemsizliğin dünyasında, duygularıma, duygularımın uyandığı saatlere uysalca kölelik edeceğim.
İnsan, köpek, kedi, kahraman, bit ve dehalar; hepimiz yıldızların sonsuz huzurunun altında aslında düşünmeden (çünkü en iyiler düşünmekten başka şey düşünmez) varoluşu oynarız. Ötekiler ise -kader anını bekleyen, kendinden vazgeçmiş mistikler- hiç olmazsa bedenlerinde ve günlük hayatlarında, gizemin sihirli varlığını duyarlar. Gözle görünen güneşi inkar ederek tutsaklıktan kurtulmuş, dünyanın bütün boşluğunu içlerinden atarak da dopdolu kalmışlardır.
Eylem adamları, düşünce adamlarının gönülsüz köleleridir. Varlıklar, ancak haklarında yapılan yorumlarla değer kazanır. Sözgelimi birileri bir şeyler yaratır, ötekiler de anlam niteliği kazandırarak bunları hayata dönüştürür. Anlatmak yaratmaktır, çünkü yaşamak yaşanmış olmaktan başka bir şey değildir.