Eda Bilgin

Eda Bilgin
@edabilgin3338
"Kültür zeminle orantılıdır. O zemin milletin seciyesidir." Mustafa Kemal ATATÜRK
"İki sevgili intihar etmeye karar verir ve yüksek bir yerden atlayarak ölmeyi tercih eder , Aynı anda atlamaları gerektiği anda erkek atlamaz , kız ise atladıktan bir süre sonra paraşütünü açar . Sizce hangisi ihanet etmiştir?..." / Sigmund Freud
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Hepimiz zamanı farklı biçimlerde deneyimliyor olabilir miyiz?”
Zamanı Bilmediğimizde, Beden Saatimizin Devreye Girdiğini O Kanıtladı: 1960’larda uzay teknolojileri alanındaki yarış sürerken, bilim insanları bir yandan da insanın uzay yolculuğunun ve uzayda yaşamanın nasıl üstesinden gelebileceğini çözmeye çalışıyorlardı. 23 yaşındaki Fransız jeolog ve mağarabilimci Michel Siffre, bu soruna kendi yaptığı bir deney ile cevap verebilmek istedi... Zaman kavramından uzakta, “kendi uzay koşullarını” oluşturmak için en uygun yerin, bir mağara olduğuna karar kılan Siffre, deneyi için 1962 yılında Fransa ile İtalya arasındaki Alpler’de yerin yaklaşık 120 metre altında iki ay boyunca günışığı görmeyen bir sığınakta yaşadı. Zamanı algılamasını sağlayacak günışığından eser olmayan bu mağarada Siffre, yanında bir saat de bulundurmadı... Siffre’nin içerisinde bulunduğu güç koşullar bununla da sınırlı değildi. Mağaranın çevresi buzullarla kaplıydı, çadırının etrafına sık sık buz parçaları düşüyordu ve mağara içerisindeki nem yüzde 98’i buluyordu. Bu nedenle Siffre, genellikle ıslak ve üşüyerek geçirdiği yeraltındaki 63 günde kalabildi. Deneyine 14 Eylül 1962’de son veren Michel Siffre, çıktığında tarihin 20 Ağustos olduğunu zannediyordu. Zihni, zaman kavramını yitirmişti ama ilginç bir biçimde, bedeni yitirmemişti... Mağarada geçirdiği süre içerisinde Siffre, araştırma görevlileri olan asistanlarına her uyandığında, her yemek yediğinde ve her uyuduğunda telefonla bilgi verdi. Bu bilgiler Siffre’nin farkında olmadan, uyumasının ve uyanmasının bir döngü oluşturduğunu ortaya koyuyordu. Ortalama bir gün Siffre için 24 saatten biraz fazla sürüyordu. Michel Siffre’nin bu deneyi, insanın bedensel bir saati olduğunun keşfedildiği anlamına geliyordu... Deneyin başarısı Siffre’nin araştırmalarını daha da yoğunlaştırmasını sağladı. On yıl sonra,
CEM KARACA Türk, müzisyen, oyuncu Cem Karaca. Cem Karaca kimdir? İşte Cem Karaca'nın biyografisi Cem Karaca 1 Ocak 1945 senesinde İstanbul'da dünyaya geldi. Azeri asıllı bir baba ve Ermeni bir annenin çocuğudur. Okul yıllarında özellikle Rock müziğine karşı büyük bir hayranlık duyuyordu ve arkadaşlarıyla toplanarak bir müzik grubu kurdu. O dönemin ünlü sanatçılarından biri olan İlham Gencer de Cem Karaca'ya ve ekibine büyük destek verdi. Babası Karaca'nın müzikle ilgilenmesinden büyük rahatsızlık duyuyordu. Hatta adam tutarak kendi oğlunu konserinde yuhalatmıştır. Buna rağmen müzik sevdasından vazgeçirememiştir. Daha sonra askere giden Karaca'nın hayatı büyük bir anlamda değişti. Cem Karaca, asker arkadaşının çaldığı bağlama sayesinde bir zamanlar ilkel bulduğu müziğe kendi duygularını da katarak yeni bir anlam yükledi ve Anadolu Rock müziğinin öncüsü oldu. Ünlü sanatçı yaşamı boyunca Apaşlar, Kardaşlar, Moğollar, Dervişan gibi pek çok önemli grubun içerisinde yer aldı. 1961 senesinde Hamlet'te oynayarak tiyatroya ilk adımını attı. 1964 senesinde Münir Özkul'un oynadığı General Çöpçatan oyunu ilk büyük tiyatro çalışması oldu. 1965 senesinde askerliği sırasında askeriyede Cahit Atay'ın Pusuda ve Aziz Nesin'in Toroslar Canavarı oyununu yönetti ve oynadı. Aynı dönem İstanbul Tiyatrosu'nda sergilenen "Anahtarı Bendedir" isimli oyunu Türkçeye çevirerek oynadı. Cem Karaca, 1970 senesinde ilk ve tek başrol filmi olan Kralların Öfkesi'nde oynadı. Yücel Uçanoğlu'nun yazıp yönettiği yerli western tarzı bu filmde Murat Soydan ile başrolü oynayan Karaca, Camgöz isimli bir kovboyu canlandırdı. 1999 senesinde de Kahpe Bizans adlı sinema filminde Karaca Abdal isimli bir karakteri oynadı. Aynı zamanda filmin müziklerinden bazılarını kendisi besteledi. Bunun dışında 2001 senesinde
"Yıl 1615 idi. Fransa kraliçesi Marie de Medici, Paris’te bugün Şanzelize dediğimiz caddenin etrafının ağaçlandırılmasını istedi. Hemen uzmanlara danıştılar. Uzun araştırmalar sonunda “At Kestanesi” ağacında karar kıldılar.. Çünkü at kestanesi elektrik çekmezdi.. Yani yıldırım düşmezdi. Hava kirliliğine karşı çok etkiliydi. Tohumları, yaprağı, meyvası şifa doluydu. Ancak At kestanesi Avrupa ülkelerinde yoktu.. En yakın İstanbul’daydı.. O yıllar İstanbul adeta bir at kestanesi ormanıydı.. Fransa krallığı hemen Osmanlı İmparatorluğu ile temas kurdu.. At Kestanesi fidanı istediler.. Padişah 1. Ahmet bu isteği geri çevirmedi.. Fransızlara binlerce at kestanesi fidanı hediye etti.
80 sene önce tenis maçı izlerken fotoğrafı var, yüzerken fotoğrafı var, sahilde kumda otururken, kürek çekerken, ata binerken, konser izlerken, zeybek oynarken, dans ederken, heykel incelerken fotoğrafı var. Salıncakta çocuk gibi gülerek sallanan fotoğrafı bile var. Kıyafetlerine bakıyorsun sanırsın dünya moda ikonu ! Hayvanlarla fotoğrafları var, çocuklarla, köylülerle... Kalbine kurşun yemişliği de var, ülkesi için savaştan savaşa koşmuşluğu da… Aşık olmuşluğuda var.. Oturup rakı içmişliğide,,,, Dua etmişliğide var vaaz vermişliğide.... Bana yeniden üniformamı giydirtmeyin deyip ultimatom vermişliğide var Birçok ülke liderini sofrasında ağırlamışlığı da var... Ne acıdır ki "Evde yiyecek kalmadı oğul diye mektup yazan Anacığına bu para milli mücadelenin parasıdır vatanı kurtarmak için topladık konunun ehemmiyeti büyük size şuan para gönderemem Anacığım şimdilik evdeki halıları satın demişliğide var.. . kaç babayiğit yapabilir bunu? Ha birde; Bize uymuyor ilgilenmiyoruz ama düzenleyip yeniden Göndersinler bakarız deyip Birleşmiş Milletler Cemiyeti kurallarının değişmesine sebep olmuşluğu da var...