Hayatı ve insanları ne kadar sevdiğimizden hiçbir zaman tam olarak emin olamayız.
Çünkü kendimize duyduğumuz sevginin gerçekliği belli değilken, onun yansımasının yarattığı çekimin gerçekliğinden ne kadar emin olabiliriz? Her şey anlık bir duygu değişimiyle yön değiştirmiyor mu?
Her şey ani bir renk değişimiyle farklı bir biçime bürünmüyor mu?
İnsanları ve hayatı ne kadar severiz?
Kendimizi sevdiğimiz kadar.
Peki kendimizi ne kadar severiz?
Kendimizi tanıdığımız kadar.
Peki kendimizi ne kadar tanırız?
Bunu ancak ölümün soluğunu ensemizde hissettiğimizde anlayabiliriz.
Öylesine cansız ve acınacak halde hissediyordum ki kendimi, kolumu kıpırdatacak halim bile olmazdı. Hiçbir çaba göstermeden öylece beklerdim. Neyi beklediğimi bilmeden.
Hiçbir zaman tam olarak anlamlandıramadım bu halimi.
Giysi değiştirir gibi hayatımızı değiştirebilseydik keşke. Zira hiç değişmeyen bir hayatın aynı yoğunlukta yaşanması ve aynı istikamete doğru yol almasının verdiği o sıkıcı ve baskın duygu, bir yere yapışıp kalma hissi vermez mi insana? Bir yerde yaşayıp kalmanın verdiği o her yere geç kalmış hissi birçoğumuzda ortaya çıkmaz mı?