İstanbul'a bakıyorduk denizden. Bizim İstanbulumuza, çalınmış hayallerin şehrine... Talan edilen anıların başkentine... Yağmalanmış mutlulukların payitahtına... Kırılmış umutların kalesine... Kederlerin kraliçesine... Zorbalığın ele geçirdiği güzelliğe... Sinsiliğin bayrak diktiği zarafete... Açgözlülüğün işgal ettiği berekete... Kendi kanımızı sunmaktan başka çaremiz kalmayan şehrimize; sokağımıza, bahçemize, evimize, mezarımıza…
İstanbul’a bakıyorduk denizden: Nevzat, Demir, bir de ben.
Sisler içindeydi İstanbul…
Katilleri yakaladığımızda bile, başka katilerin başka canlara kıydığını biliyorduk. Katillerin, kurbanların yüzü her gün, her an değişiyordu, değişmeyen tek sey, insanın insanı öldürmeye devam etmesiydi. O zaman neye yarıyordu katilleri yakalamak, canileri cezalandırmak?
Başlattığım espriyi sürdürüyordu ama bilmiyordu ki bu
evde eşyalar gerçekten de konuşurdu. Karımla kızımın ölümünden sonra ben ilk olarak bu evdeki eşyalara dökmüştüm içimi. Derdimi, acımı, öfkemi ilk kez onlarla paylaşmıştım. Bir tek onlar dinlemişti beni hiç ses çıkarmadan, bir tek onlar ortak olmuştu çaresizliğime. O ağır, karanlık günler boyunca bu basamakların, ahşap pencerelerin, nakışlı perdelerin, aynalı konsolun, duvardaki antika saatin, koltukların, yerdeki halıların, küçük kitaplığın, saksıdaki çiçeklerin, yani bu evi ev yapan ne varsa hepsinin benimle birlikte kahrolduğunu, benimle aynı öfkeyi duyduğunu, benimle birlikte ağladığını hissetmiştim. Ve o büyük acıya, o ağır suçluluk duygusuna dayanabildimse biraz da bu eşyaların, bu evin sayesindedir. Ama elbette bunları söyleyemezdim Evgenia'ya.