Vladimir Putin, ülke içerisinde merkeziyetçi politika başlatarak Rusya’ya bağlı cumhuriyetlere Boris Yeltsin döneminde verilen hakları tek tek geri almıştır.
Bağımsızlıklarının ilk yıllarında yaklaşık bir asır boyunca Rus hâkimiyeti altında kalan Orta Asya cumhuriyetleri de aynen diğer eski SSCB cumhuriyetleri gibi, yeni ayrıldıkları “çatı”dan imkânları dâhilinde uzaklaşmaya çalışmışlardır. ABD, AB ve Çin açısından büyük önem arz eden enerji kaynaklarına sahip olan Türkmenistan ile Kazakistan ve kısmen de Özbekistan’ın bu süreçteki işi daha kolay olmuştur. Enerji kaynakları, bu cumhuriyetlere transit konusunda Rusya’ya bağlılığa rağmen ekonomik açıdan kâr getirdiği gibi, Rusya ile siyasi ilişkilerinde de kendilerini daha güçlü hissetmelerini ve diğer küresel ve bölgesel güçlerle münasebetlerini geliştirmelerini sağlamıştır.
Enerji kaynaklarına sahip olmayan Tacikistan ile Kırgızistan ise bu kadar şanslı değillerdir. Dolayısıyla baştan beri bu cumhuriyetler gerek askerî, gerekse ekonomik sorunlarını, Rusya’nın yardımıyla çözmeye çalışmışlardır. Bu husus ise, daha Boris Yeltsin döneminde bu ülkelerde Rus etkisinin artmasına neden olmuştur.
Kırgızistan, Kazakistan’dan farklı olarak altın hariç hem yer altı zenginliklerine, hem de gelişmiş sanayiye sahip değildir. Bundan dolayıdır ki, ekonomik bağlamda Kırgızistan her zaman başka ülkelere daha fazla dayanmak zorunda kalmış ve bu konuda önceliği Rusya’ya tanımıştır.
Kazakistan’ın Rusya ile sınıra sahip olması ve bağımsızlığını kazandığı ilk yıllarda Kazakistan’ın nüfusunun yüzde 37’sinin Ruslardan oluşması, ister
istemez Orta Asya’nın bu en büyük ve en zengin ülkesinin, Rusya’ya karşı daha dikkatli politika izlemesine neden olmuştur.
Rusya’da “kimlik” konusunda görüşler ikiye ayrılmaktadır. Toplumun bir kısmı, Rusya’nın Bizans’ın varisi olduğunu ve dolayısıyla Rusya’nın Batı’ya ait olduğunu ileri sürerken, bir başka kısım da Rusya’nın, Türk-İslam Devleti olan Altın Orda’nın varisi olduğunu ve Rusya’nın geleceğinin Avrasya’da olduğunu savunmaktadır.