"Amaçlarından hiçbirini paylaşmadığım, sevinçlerinden hiçbiri bana bir şey söylemeyen bir dünyanın ortasında bir bozkırkurdu ve sefil bir münzevi olmayıp ne yapacaktım!"
"...ve doğrusu dünya haklıysa, kafeteryalardaki bu müzik, bu kitlesel eğlenmeler, az şeyle yetinen bu Amerikalılaşmış insanlar haklıysalar, o zaman ben haksızım demektir, o zaman kaçık biriyim ben, o zaman sık sık kendime verdiğim isimle bir bozkırkurduyum, yolunu şaşırıp yabancı ve anlaşılmaz bir dünyada gözünü açan bir hayvanım, eski vatanının havası ve yiyeceği elinden gitmiş bir hayvan."
"...Haydi, açın kulağınızı! Evet. Şimdi, radyo tarafından onuru ayaklar altına alınmış, bu alabildiğine çirkin görünüşünde bile tanrısallığını koruyan bir Händel'i işitmekle kalmıyor, aynı zamanda, benim pek değerli dostum, tüm yaşamın kusursuz bir simgesini de görüp işitiyorsunuz. Radyoya kulak verdiniz mi, düşünce ile görünüş, sonsuzluk ile zaman, tanrısallık ile insanlık arasındaki o ezeli savaşı göreceksiniz. Nasıl radyo, sevgili dostum, dünyanın en harikulade müziğini on dakika süresince akla gelmedik mekanlar içine, küçük burjuva evlerinin salonlarına, tavan aralarına, çene çalan, tıkınan, esneyen, uyuyan aboneleri arasına fırlatıp atarak bu müziği duyusal güzelliğinden yoksun bırakırsa, onu berbat edip çıkararak kazıntı ve sümüksü bir duruma sokarsa, bütün bunlara karşın yine de onun ruhunu tümüyle öldürmeyi başaramazsa, yaşam da, gerçek denilen şey de aynısını yapar bunun, dünyanın o şahane görüntü oyununu saçıp savurur, Händel'in müziğinin ardından orta ölçekli işletmelerde bilançonun nasıl şişirileceğine ilişkin bir konuşma yayınlar, o sihirli orkestra nağmelerinden iğrenç bir çorba hazırlayarak düşünce ile gerçek, orkestra ile kulak arasına kendi tekniğini, kendi işgüzarlığını, kendi pisliğini, kendi