Yüzyılımızın yoksulluğu bundan öncekilere benzemiyor hiç. Eskiden olduğu gibi doğal bir kıtlık sonucu değil bu yoksulluk; bir dizi önceliğin zenginlerce geri kalan herkese dayatılması sonucu. Bu nedenle modern yoksullara-tek tek kişiler dışında- kimse acımıyor ve sürpüntü muamelesi görüyorlar. Yirminci yüzyıl tüketim ekonomisi dilencinin hiçbir şey ifade etmediği bir kültürü yarattı.
Beyaz tahta kuş, komşuların içkilerini yudumladığı mutfaktaki ocaktan yükselen ılık havayla salınıyor. Dışarda, eksi yirmi beş derecede gerçek kuşlar donarak ölüyorlar!
Son zamanlarda kentli insanın yalıtılmışlığı öylesine bütünselleşti ki boğucu bir noktaya vardı. Tek başına, hizmetlerle çevrili bir zindanda yaşıyor- kırsal yörelere karşı yeni yeni uyanan, ama kaçınılmaz olarak naif ilgisi de işte bundan.
O halde, insan kalmaya bak. Temel mesele, insan olmak. Bu ise kararlı, dürüst ve neşeli olmak demek, evet, herkese ve her şeye rağmen neşeli olmak, çünkü sızlanmak zayıfların işidir. İnsan olmak demek, gerektiğinde tüm hayatını seve seve “kaderin büyük terazisine” koymak, fakat aynı anda her aydınlık güne ve her güzel buluta sevinmek demektir” Annelies Laschitza, Rosa Luxemburg-Her Şeye Rağmen, Tutkuyla Yaşamak.