Bugün hangi yemeği pişirdiğimizi, ne yediğimizi, kim veya kimlerle bir araya gelip sohbet ettiğimizi, sosyal medya mecralarında paylaşmak gibi bir görgüsüzlük yapmak zorunda değiliz...
Bilerek ve isteyerek kendi mahremiyetimizi faş edip bilahare bundan dert yanmamız ve çıkan manevi hasarların sorumlusunu başka yerde aramamız hiç de ahlaki bir tavır değildir.
Mahremiyetimizi çok kere kendimizin faş ettiğini kim inkar edebilir? Eminim her birimiz başka insanlarca muttali olunmaması gereken bir mahremiyeti ortalığa saçıldığında bundan çok büyük rahatsızlık hisseder... Peki bize özel şeyleri bizzat kendi elimizle paylaşıp bilahare kötü sonuçlarıyla karşılaşmamıza ne demeli? Bu tuhaf halimizi nasıl izah etmeli? Bilerek isteyerek kendi mahremiyetimizi kendimiz faş ediyorsak bunun kötü sonuçlarına da katlanmak durumundayız. Yok, eğer buna hayır diyorsak o zaman mahremiyet kaybına rağmen görünür olmanın şehvetine teslim olmamak zorundayız.
Sosyal medyada mahremiyetten bahsediyoruz. Sanal kimlikten bahsediyoruz. Sosyal medyada birey, internette bir kimliğe sahip oluyor. Özellikle bazı kesimler, internetteki bu kimliğin, gerçek hayattaki kimlikten bağımsız olduğunu düşünüyor. Birey internette istediği gibi istediği kişiye hakaret edebilme, istediği kişi hakkında konuşabilme, istediği kişinin fotoğraflarına, özel hayatına bakabilme, paylaşabilme gücünü kendisinde buluyor. Oysa hem dinimiz açısından hem de kültürümüz açısından gerçek hayatta var olan sorumluluklarımız, sanal kimlik altında da bizim sorumluluklarımızdır. İyi-kötü , sevap-günah, helal-haram, doğru-yanlış, güzel-çirkin algımız sanal mahremiyette de devam etmelidir. Gerçek hayatta sürdürdüğümüz hassasiyetlere, sanal dünyada da dikkat etmemiz gerekiyor.
Sosyal medyayla mahremiyet, kontrolsüz biçimde yok olmaya devam ediyor... İnternette paylaşılan şeyler, orada olmanın gerekliliği olarak düşünülüyor. Her şeyin paylaşılması gerektiği düşüncesi, mahremiyetten bağımsız düşünülüyor. Görünür olma daha çok paylaşma arzusuyla mahremi ifşa etmeye devam ediyoruz.