Şehirde insanlar birbirine yakın yaşar ama birbirinden uzaktır. Aynı binada oturup yıllarca selamlaşmayan komşular, sabahları kalabalık bir otobüste omuz omuza giderken bile birbirine yabancı bakan yüzler... İnsan kalabalığın ortasında bile sessiz bir yalnızlık yaşar. Geceleri pencerelere vuran ışıklar, aslında başka yalnızlıkların yankısıdır.
Ben bu gerçeği dört yıl taşrada görev yaparken anladım. Zonguldak’ın Ereğli ilçesinden elli kilometre içeride, iki dağ arasında kalan bir köydeydim. Dağlar yüksek, vadiler derindi ama insanlar birbirine o kadar yakındı ki, bazen köyün sessizliğinde bile birinin kalp atışını duyar gibi oluyordum.
Köyde günler doğanın ritmine göre başlar, insanların yavaşlığı bile bir tür huzur taşırdı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte tarlalara gidenler, akşam olduğunda sobanın başında bir araya gelir, günün yorgunluğunu muhabbetle atarlardı. Şehirde kimse kimseyi tanımazken, burada herkes birbirinin derdini, sevincini, yoksulluğunu, bolluğunu bilirdi. Birinin tenceresi kaynamıyorsa, diğerinin ocağından mutlaka bir tabak yemek giderdi.
Beni en çok etkileyen şey buydu: Paylaşmanın sessiz doğallığı. Ne bir gösteriş, ne bir beklenti. Yalnızca insana ait bir içtenlik.
Köyün çocukları okul dönüşü yollarda oyun oynar, yaşlılar kahvenin önünde oturup geçmişi konuşurdu. Kimse acele etmezdi. Zaman, şehirdeki gibi bir yarış değil, birlikte yürüyen bir dost gibiydi. Akşam olunca gökyüzü karardığında, köyü saran sessizlik bir yalnızlık değil, sanki ortak bir huzurdu. O anlarda fark ettim:
Yalnızlık bazen kalabalıkta başlar, huzur ise birkaç insanın samimiyetinde saklıdır.
Taşrada geçen o yıllar bana çok şey öğretti. İnsan, kalabalığın içinde değil; paylaştığı sessizliklerde anlam buluyor. Şehirde herkes birbirini görür ama kimse kimseyi fark etmez. Oysa