Elvin Zeynalzada

Hemen şimdi ya bir kadeh şarap içmem ya da kendime bir dondurma veya bir külah patlamış mısır veyahut sosisli sandviç almam lazım. Daha kolayıma geldiği için sosisli sandviçte karar kılıyorum çünkü az ötemdeki sosis büfesinin önünde bekleyen kimse yok. Sandviç ekmeği kalmadı, diyor tezgâhtar kadın ve karton tabağın üzerine bir dilim esmer ekmek koyuyor. Sosis sıcacık ve ağzımdaki yavan tat gerçekten de bir anda kayboluyor. Canım ekmek istemediği için karton tabakta hiç dokunulmadan duran ekmek dilimini bir süre süzdükten sonra alıp ceketimin iç cebine sokuyorum. Sürpriz bir şekilde bir dilim ekmek uzatabileceğim muhtaç bir tanıdıkla karşılaşmayı bekliyorum. Bir anda sevilmeye değer örnek bir insan olurdum (olurum) o zaman. Tanıdık biri geçmiyor ama üstümde bir dilim ekmekle dolaşmak hoşuma gitmeye başlıyor. Hatta ekmeğin insanı yatıştırıp sakinleştiren bir etkisi olduğuna inanacağım neredeyse. Arada bir cebimden çıkardığım ekmeğe bakıp şöyle düşünüyorum: Aa, hımm, evet, eh, demek öyle ve tekrar ceketimin cebime sokuyorum. Bir yandan da birisi beni gözetliyor mu, diye etrafıma bakmıyorum. Gizlice delirip delirmediğimden emin olamadığımda, gerçek delilere bakarım. Mesela şişman bir adam vardır, şehirde bisikletle dolaşır, ara ara hızlanıp bisikletini bir yayanın üzerine sürer, son anda aniden frene basar, yayaya bir dakika boyunca bağırıp çağırdıktan sonra yoluna devam eder. Bu zavallı insanları sadece beş dakika seyredip dinlemem yetiyor onlardan biri olmadığımı anlamak için. Gerçek deliler gürültücü, saldırgan, küstahtırlar, ne zaman ne yapacakları belli olmaz. Oysa ben akvaryumda unutulmuş bir balık gibi sessiz, sabırlı ve ürkeğim.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Ne yapacağımı bilemediğimden, epeydir hiç uğramadığım ırmak kıyısına gidiyorum. Küçük çocuklu annelere bakmıyor ve bir felaketi bekliyorum. Yani annesinin elini aniden bırakıp kaçan ve dosdoğru ırmağa düşen bir çocuk olur mu acaba, diye düşünüyorum. Çünkü o zaman ben derhal suya atlar, çocuğu kurtarırdım. Annesi, korkudan ağlayan ama hayatta olan çocuğuna kavuşunca müthiş mutlu olurdu; polisler gelirdi sonra, bana ve çocuğa bir yün battaniye verirlerdi; bir gazeteci de çıkagelir, anneyle benim röportajımızı yapar, üçümüzün fotoğrafını çekerdi. Bir günlüğüne de olsa sevilmeye değer örnek bir vatandaş olurdum, hatta yıl sonunda Hayat Kurtarıcı Madalyasını alırdım.
Gazete kupürünü cebime koyup avluya bakan odamızın penceresinin önüne dikiliyorum. Tek istediğim, küçük bir böceğin pencerenin camında yukarıdan aşağıya yavaş yavaş ilerlemesini izlemek. Böcek pencerenin sağ alt köşesine gelince çerçevenin kenarından hiç ayrılmadan tekrar yukarıya tırmanıyor. Pencerenin üst köşesine ulaşınca da hiç kıpırdamadan duruyor. Aynı insan gibi! diye düşünüyorum coşkuyla. Uzun mesafeler katettikten sonra, dolanıp durmanın netice vermediğini anlıyorsunuz ve dolanıp durmaktansa bir yere yerleşiyor, bakınıp duruyorsunuz.
Odalarda beni neyin rahatsız ettiğini anlatabilmeyi çok isterdim ama şimdiye kadar başaramadım bunu. Muhakeme gücüm, bu odaların rahatsız ediciliğini kavramlara dökmeye yetmiyor. İnsanın önemli anlarda dilsizleşen bir filozof olduğunu keşfetmesinden daha korkunç bir şey olamaz. O zaman hiç durmadan gitmek, gitmek için şiddetli bir arzu duyuyorum; oysa biliyorum ki göçebelik hayatı da sadece bir yanılsama. Bütün bunlardan geriye kalan, yıpranmış hayallerin hışırtısı; bu hayaller, çok fazla kullanılmış hediye paketi kâğıdı gibi hışırdıyor kafanın içinde.
Kaldırımın kenarından ayrılıp sokağa doğru hamle eden ve her şeyden bihaber karşıya geçen karıncayı seyrediyorum. Kendimi birdenbire iyi hissetmemin bir nedeni de bu karınca olsa gerek.