Jurgis olayları hafife alırdı çünkü çok gençti. Şikago mezbahalarında çöküp giden adamların ve sonradan yaşadıklarının hikayelerini anlatmışlardı ona; insanın tüylerini ürperten ama Jurgis’in gülüp geçtiği hikayeler. Daha dört ay önce gelmişti ama gencecik, üstelik dev gibiydi. İçinden sağlık fışkırıyordu. Yenilmenin nasıl bir şey olduğunu hayal dahi edemezdi.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
“Daha çok çalışırım!” Litvanya’da memurun teki pasaportunu elinden aldığında, başka bir memur pasaportu olmadığı için onu tutuklandığında ve Jurgis’in eşyalarının üçte birini aralarında bölüştüklerinde de böyle demişti.
Bu insanlar azar azar her şeyden vazgeçmiş; ama bu şeye ruhlarının bütün gücüyle asılıyorlar; VESELİJA’dan vazgeçemezler! Bunu yapmak sadece yenilmek değil, yenilgiyi kabul etmek anlamına gelecek; oysa dünyayı döndüren şey, bu ikisi arasındaki fark. VESELİJA uzak geçmişten miras aldıkları bir şey; anlamıysa, hayatında bir kerecik zincirlerini kırıp kanatlarını hissetmek, güneşi görmek koşuluyla, insanın mağarada oturup gölgelere bakabileceği; yeter ki hayatın, bütün kaygıları ve dehşetine rağmen, aslında o kadar mühim bir şey olmadığı, sadece nehrin yüzeyindeki bir su kabarcığı olduğu, altın rengini atıp tutan bir jonglör gibi oynayabileceğiniz, bir kadeh az bulunur kırmızı şarap gibi keyifle içebileceğiniz bir şey olduğu gerçeğine bir kerecik olsun tanıklık etsin.
Veselija [ El Ele Çember Oluşturulan Litvanya Halk Oyunu]
Yazıldığı dönemin Amerikan işçi sınıfını, kokuşmuş burjuva demokrasisinin yolsuzluklarını ve bu şartlar altında şekillenen kötü yaşam koşullarını; klasik ‘Amerikan Rüyası’ parolasıyla Litvanya’nın ormanlarından gelip Chicago’ya yeni yerleşmiş göçmen bir ailenin üzerinden sert-gerçekçi ve sıfır uyuşturma ile başarılı bir şekilde yansıtmasının yanısıra günümüzdeki çok çok önemli bir noktaya da hala cevap verebildiğini düşünüyorum; zihinlerimizde hala yaşatılmaya çalışılan, özellikle de son yıllarda hemen hemen her alanda maruz bırakıldığımız postmodern liberalist safsatalar, şato filozoflarının içi boş, temelsiz, uygulanamaz soyut, bireysel, korkak felsefi yaklaşımları...
‘Yazdıklarını ne kadar dikkate almalıyız?’ sorusunun cevabı konusunda da yaşamına, dönemin yozlaşmış politikacılarını kızdıran şöhretine bakmamız yeterlidir.
Ayrıca Amerika’daki sosyalist işçi sınıfı hareketlerinin ayak seslerini tüm Amerika’da duyuran Upton Sinclair, kazandığı seçimlere de hile karıştırılarak kaybetmiş gösterilmiştir.